Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Pınar Öğünç

Merkez medya haber iletme görevini bırakıp, gazetecilik yapan isimleri bir bir yörüngesinden uzaklaştırınca online ve bağımsız gazetecilik pratikleri kendiliğinden ortaya çıktı. Medyascope.tv, Haber Nöbeti, P24 gibi oluşumlar böyle ortaya çıktı; Periscope üzerinden canlı yayınlar da. Artık tanıdığımız-bildiğimiz pek çok gazeteciyi internet üzerinden, belirli yayın mecraları üzerinden takip edebiliyoruz. Yine ülkenin doğusunda olanca şiddetiyle süren savaşa dair olan-biteni onların sayesinde öğreniyoruz. Merkez medya sus-pus; hala da öyle. Çatışmalı bölgelerde, baskı altında ve canları pahasına çalışan meslektaşlarıyla dayanışmak için bir grup gazetecinin organize ettiği Haber Nöbeti, gazetecilik adına önemli bir adımdı. Bu sayede pek çok gazeteci bölgeye gitti ve oradaki meslektaşlarıyla dayanışma örneği sergiledi. 20 Mart’ta Ragıp Duran ve Yıldırım Türker gibi isimlerin de içinde olduğu sekizinci ekip yola çıktı örneğin, Diyarbakır’a gitti. Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Pınar Öğünç ikinci ekipteydi. Onunla hem Haber Nöbeti hem de merkez medyanın hali üzerine konuştuk.

Türkiye’nin yakın tarihi medyanın kontrol altına alındığı pek çok dönemle örülü. Ancak bu kez çok daha ağır bir tablo var. Siz bu dönemi nasıl tanımlar, anlatırsınız?

Gazetecilik, haber verme hakkı kadar, haber alma hakkını da içeren bir üretim faaliyeti. Gazeteciler kendi haklarını talep ederken okurların, bu ülkenin vatandaşlarının da doğru haberi alma hakkını iktidardan talep etmesi gerekir. Bu itirazın çift taraflı olarak güçlenmesiyle, baskı mekanizmasının bu itirazın şiddetine dayanamayacak hale gelmesiyle mümkün olabilir. Umutlu musunuz diye sormadığınıza seviniyorum.

Sorunuza dönersem ne yazık ki bu açıdan övünebileceğimiz bir tarihimiz yok. Ama bazı dönemler bu baskı araçlarının iktidarlar tarafından çok daha yoğun kullanıldığı dönemler oluyor. Çok genel bir kuraldır, hakikatlerin kamuoyuyla paylaşılmasını, yapıp edilenlerin gayet açık bir anayasal hak olan eleştiriden muaf kalmasını isteyenler, baskıyı önce medyaya odaklar. Bir yandan gizleyip diğer yandan manipülatif, yanlı, gerçekdışı yayınlarla fikir ve rıza oluşturmanın mümkün olacağını düşünürler. Bu yaşadığımız dönemin bir dezavantajı bu baskıya, bununla da paralel giden sermayenin baskısının eklenmiş olması.

Bir de bunun okur tarafı var. Belirli bir kitle, ayakta kalmayı başarabilmiş muhalif basın ve internet üzerinden yayın yapan bağımsız haber siteleri ve yayınları sayesinde gerçeğin izini sürmeyi başarabiliyor. Ne var ki anaakımı takip eden büyük kitleler bundan muaf.

Haber alma hakkının arkasında durmak çok önemli bir talep. Bu sıkça zikredilen toplumsal kamplaşmanın işareti olarak okunabilir. Burada yerini seçen okur, dünyanın en akıldışı malumatını veren gazetede dahi bir inandırıcılık sorunu görmüyorsa, ortadaki salt bir medya sorunsalı değildir zaten. İnsan zekâsıyla dalga geçen kimi “haberlerden” söz ediyoruz.

Basın özgürlüğünün olmadığı yerde alternatif basın kendini bir şekilde var ediyor. Haber nöbeti, medyascope, P24 gibi oluşumlar buna örnek. Ancak ne kadar insana ulaşıp, ne oranda etkili olabiliyorlar?

Bağımsız yayınların öncelikli derdi mali açıdan sürdürülebilirlik oluyor. Çoğu, çalışanlarının emeğinin karşılığını hakkıyla veremeyecek çaptalar ne yazık ki. Kimlere ulaşabiliyorlar? Aslında yine merak edene, gerçekte ne oluyor, başka bir fikir, bakış açısı olarak ne var diye sorana ulaşıyorlar.

haber-nobetiSiz Haber Nöbeti aracılığıyla ikinci grupta Diyarbakır’a gittiniz…

Haber Nöbeti, hem bölgede zor koşullarda çalışan meslektaşlarımızla dayanışma, hem de bölgeden haber akışını artırma amaçlı bağımsız bir gazetecilik girişimi. Zor koşullar dediğim hakikaten, zor. Mesleğinizi yapmak için canınızı, cezaevi riskinden dolayı özgürlüğünüzü ve tabii ruh sağlığınızı riske atmak mecburiyetinde bırakılıyorsunuz. Birçoğumuz zaten bölgeye haber amaçlı sık giden gazetecileriz ama böyle bir kolektif oluşumun içinde yer almak, dayanışma duygumuzu iletmek önemli diye düşünüyorum. Yoksa üç-dört gün yanlarında geçirmekle onların koşullarını değiştirmeye muktedir değiliz ne yazık ki. Zaten mesele bizim Haber Nöbeti’yle gitmemiz değil, oradaki meslektaşlarımızın koşulları ve yalnız bırakılmaları olmalı. Özne onlardır.

Bu oluşum öncesinde Türkiye’deki gazetecilerin bölgeye gitmemesi bir tartışma konusu olmuştu. Çünkü bir yerde sadece iktidar medyası, diğer yanda ise sadece Kürt yayın organları vardı. Savaşın olduğu bir bölgede bütün medya kuruluşlarının olması gerekmez mi?

O kadar doğal ve doğru bir soru soruyorsunuz ki… Elbette öyle olmalı. Oraya gittiğinizde nerede durduğunuz da önemli ama. Güvenlik güçlerine “iliştirilmiş” bir gazeteci olarak neyi ne kadar anlatabilirsiniz, galiba izaha gerek yok.

Meslektaşlarınızla dayanışmak için bölgeye gittiğinizde bir gazeteci olarak ne hissettiniz?

Bölgede çalışan gazetecilerin, söz ettiğim çok yönlü riskleri zamanla kanıksaması, neredeyse normalleştirmesi çok inanılmaz geldi. Acaba polis tarafından bir saldırı olacak mı diye beklediğimiz bir cenazede, arkadan çatışma seslerinin geldiği bir yolda yürürken kendi duyduğum kalp çarpıntımdan utandım. Her şeyin ötesinde çok sevdiğim, o capcanlı Diyarbakır’ın hali, son gidişlerimde ayrıca hüzünlendiriyor beni.

Sizin kendi gazetecilik öykünüzde de baskı ve sansür deneyimleri olmalı.  Radikal’den ayrılışınız, örneğin. Şimdi ise Cumhuriyet, iktidarın yakın markajı altında…

Benim Radikal’den ayrılışım, daha doğrusu atılışım öncelikli olarak finansal kaynaklı bir yönetim kararıydı; yeni medya denilen düzenin üretim maliyetlerini çalışan lehine kırpmasının çok örneğinden biriydi sadece. Ama tabii böyle “küçülme” anlarında, yangından ilk kurtarılacak gibi, yangında ilk vazgeçilecek olmanın gayet politik gerekçeleri bulunabilir gerisinde. Yönetimsel değişikle birlikte bir yıldır Cumhuriyet’teyim, sizin bildiğiniz gibi genel basın özgürlüğü ihlalleri çerçevesinde konuşacaklarımızı da aşan şeyler yaşatılıyor Cumhuriyet’e.

Her zaman önce gazeteci gözden çıkartılıyor. İzmir’de de işsiz gazeteci sayısı her geçen gün artıyor…

Çok acıklı biçimde maliyetlerini düşürmek isteyen yayın organları önce bölge bürolarından, muhabirlerinden feragat ediyor. Bu, son birkaç onyıldır yaşadığımız, ajans gazeteciliğini kemikleştiren bir süreç. Gazetecilik yapmak hakikaten bir inat istiyor şu günlerde.

Nisan 2016/İzmir Life

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir