Dürüstlüğün erdem sayıldığı bir toplum hayal edin

 

Dürüstlüğün çocukluktan itibaren aşılandığı ülkelerde hem refah seviyesi daha yüksek, hem de insanları daha mutlu. Yani ülkenin haline ilişkin siyasi referanslarla yapılan yorumları bir kenara bırakıp işin özün geldiğimizde karşımıza çıkan tablo bu.

Dürüstlükle gayri safi milli hasıla arasında pozitif bir korelasyon var. Yani vatandaşları dürüst olan ülkeler ekonomik olarak da büyüyor. Yalanın erdem, dürüstlüğün ise aptallık sayıldığı bir toplumda ise siyasetten toplumsal ilişkilere, evliliklerden iş ortaklıklarına kadar tam bir kaos ortaya çıkıyor. Yani “Memleketin derdi bitmiyor” derken belki de meseleye bu gözle bakmak gerek. Kültürel olarak çocukluğumuzdan beri aşılanan ne ise dönüp dolaşıp bizi vuruyor.

 

“Durumu kurtar, ayakta kal”

“Gerçek ayakkabılarını giymeden, yalan dünyayı üç kez dolaşır” demiş Mark Twain. Çünkü yalan söyleme alışkanlığı neredeyse her toplumda var; ancak dürüstlüğün erdem sayılmasıyla yalanın marifet görülmesi arasında büyük farklar var. Kimi toplumlarda yalan, tüm ilişki pratiklerinin içine sızmış durumda. Dürüst olanın aptal yerine konulduğu, kurnazlığın akıllılık sayıldığı bir toplumsal kültürden söz ediyoruz. Türkiye’nin de dâhil olduğu bu aksta yalan; durumu kurtarmanın, oyunun içinde kalmanın, sisteme ayak uydurmanın bir kuralı adeta. Çünkü çocukluğumuzdan beri aşılanan bir erdem değil dürüstlük. Tam tersine “bal tutan parmak yalanır” mantığıyla öğretilen bir düstur var: “Durumu kurtar, ayakta kal.”

Mitomani: “Yalan söyleme alışkanlığı ve beraberinde getirdiği vicdan yokluğu”

Dürüstlük en çok da siyaset mevzu bahis olunca tartışılır bir kavram haline geliyor. Siyasetçilerin tarihi yalanları ya da tarihe iz bırakmış yalanlar üzerine ayrı bir dosya bile olabilir. Bundan olsa gerek 2014’te CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu Başbakan Ahmet Davutoğlu’na, “Türkiye’de son 11 yılda Mitomani (Yalan Söyleme Alışkanlığı ve beraberinde getirdiği Vicdan Yokluğu) ve Hubris (Kibir) Sendromu teşhisi konulan hastaların sayısı nedir?” diye sormuştu. Bir cevap alabildiğini düşünmüyoruz ama sayının bir hayli yüksek olduğu kesin. Evet, yalan söyleme alışkanlığı “mitomani” kavramıyla bir hastalık olarak tanımlanıyor. Hasta toplumlar tanımlamasında da mitomaninin payı kuşkusuz büyük.

“Belki zengin insanlar dürüst olmayı karşılayabilecek imkanda; belki dürüst insanların bulunduğu ülkeler daha zenginleşiyor!”

Fakir ülkelerin vatandaşları daha az dürüst

East Anglia Üniversitesi Ekonomi Okulu’ndan Dr. David Hugh-Jones’un yaptığı bir araştırma 15 ülkede dürüstlük ve dürüstlükle ilgili inançları tespit etmiş. Araştırma, hangi ülke insanlarının daha dürüst olduğunu ve bunun ülkenin ekonomik düzeyiyle ilişkisini saptamayı amaçlamış. Nitekim çalışmanın can alıcı noktalarından birisi de bu. Yani bir ülkenin refah seviyesi ile vatandaşlarının dürüstlüğü arasındaki ilişki. Tahmin edeceğiniz üzere daha dürüst insanların yaşadığı ülkeler genellikle ekonomik refah seviyesi yüksek ülkeler olarak öne çıkıyor. Ülkelerin dürüstlüğü ekonomik büyüme ile bağlantılı. Buna göre fakir ülkeler zenginlere göre daha az dürüst vatandaşlara sahip.  Dr. David Hugh-Jones’un, bu ilişkiyi şöyle yorumluyor: “Belki zengin insanlar dürüst olmayı karşılayabilecek imkanda; belki dürüst insanların bulunduğu ülkeler daha zenginleşiyor!”

1950 öncesi, sonrası

Ancak bu doğrudan bağlantı en çok 1950 öncesinde net olarak görülebiliyor. 1950’de bugüne gelen süreçte dürüstlüğün ekonomik büyüme ile birebir ilgisi yok. Dr Hugh-Jones, şöyle anlatıyor: “Benim dürüstlük seviyelerim ve 1950 GSYH seviyeleri arasında büyük bir bağlantı var ama 1950-2011 arasındaki GSYH büyümesiyle çok az ilişki söz konusu. Bana göre 1950 sonrasında dürüstlük ile ekonomik büyüme arasındaki ilişki zayıfladı. Bunun bir açıklaması, kurumsallaşmanın ve teknolojinin gelişmediği yerlerde dürüstlüğün resmi sözleşmelerin sağladığı yaptırım gücünün yerine geçiyor oluşu. Dürüstlüğe değer veren kültürleri olan ülkeler ekonomik kazanç elde edebiliyorlar. Daha sonra, bu ekonomik büyümenin kendisi kurumsallaşmayı ve teknolojiyi geliştirdiğinde, sözleşmeleri takip etmek ve uygulamak kolaylaşıyor, böylece daha fazla büyüme için dürüstlük kültürü artık gerekli olmuyor.”

Bozuk para ve müzik testi

Araştırmada Brezilya, Çin, Yunanistan, Japonya, Rusya, İsviçre, Türkiye, Birleşik Devletler, Arjantin, Danimarka, Birleşik Krallık, Hindistan, Portekiz, Güney Afrika ve Güney Kore’nin dahil olduğu araştırmada farklı bölgeler, farklı gelişmişlik ve sosyal güven seviyeleri sağlamaları amacıyla seçilmişler. 1500’ün üzerinde katılımcı dürüstlük davranışını ölçmek için tasarlanmış iki online ankete katılmış. Deneye katılanlardan önce bir bozuk para atmaları ve yazı mı tura mı geldiğini belirtmeleri istenmiş. Eğer cevap olarak tura derlerse, 3 veya 5 dolarla ödüllendirilecekleri de eklenerek tabii. Strateji şu: “Eğer bir ülkede tura diyenlerin oranı yüzde 50’den fazlaysa, bu o ülkenin insanlarının dürüst olmadıklarına işaret edecek.” Daha sonra, yine aynı katılımcılar tüm soruları doğru cevapladıkları takdirde para ödülü alacakları bir müzik testine girmişler. Katılımcılardan cevapları internetten kontrol etmemeleri ve bir sonraki soruya geçmeden önce soruları kendi başlarına cevapladıklarını teyit edecek bir kutucuk işaretlemeleri istenmiş. Sorulardan üç tanesi kasten zor olarak tasarlanmış. Mesele şu: Bu sorulardan birden fazlasının doğru cevaplanması durumunda hile yapıldığı anlaşılıyor. Buna göre de hangi ülkelerin insanlarının daha dürüst olduğu test ediliyor.

“Türkiye ise bu testte en az dürüst olan ülke”

Araştırma sonucunda Jones, her ülkede sahtekarlığa dair kanıtlar bulmuş ama seviyeler ülkelere göre ciddi değişim göstermiş. Örneğin bozuk para atma deneyinde sahtekarlık Birleşik Krallık’ta yüzde 3.4, Çin’de ise yüzde 70 seviyesinde. Yani en dürüst ülke Birleşik Krallık, en dürüst olmayan da Çin. Bir sıralama yapıldığında ise en az dürüst olan dört ülke Çin, Japonya, Güney Kore ve Hindistan olarak çıkıyor. Müzik testinde ise en dürüst ülke Japonya iken, onu Birleşik Krallık izlemiş, Türkiye ise bu testte en az dürüst olan ülke olmuş. Peki, nasıl oluyor da örneğin Japonya bir testte dürüstlük sıralamasında en alta yer alırken bir diğerinde en dürüst ülke çıkabiliyor? Dr. Hugh-Jones’un dediğine göre Asya ülkelerinde bozuk para atma testinin sonuçları, dürüstlük düzeyinden ziyade kültürel farklılıklardan kaynaklanıyor. Yani ortada bu teste özel bir durum var; bunu da kumara karşı tutumla açıklamak mümkün.

Türkiye’nin Çin ve Hindistan’dan farkı yok

Türkiye’nin müzik testinde dürüst ülkeler sıralamasında en sonda olmasına gelince Hugh-Jones, “Çok endişelenmeye gerek yok” diyor: “Bu deney her ülkenin dürüstlük seviyelerini hatasız ölçmekten ziyade diğer ülkelerle dürüstlük seviyelerini karşılaştırmak için tasarlandı. Örneğin Türkler müzik testinde daha az dürüst gibi gözükseler de istatistiklere baktığımız zaman Çin ve Hindistan gibi ülkelerden pek bir farkları yok.”

“Protestan ülkeler daha dürüst ama bunun Protestan olmalarından mı yoksa daha zengin olmalarından mı kaynaklandığını bilemeyiz!”

“Zengin ülkeler hile yapmaya daha az eğilimli”

Peki, kültürel fark yalan söyleme alışkanlığını nasıl etkiliyor? Hugh-Jones, “Bu cevaplaması zor bir soru” diyor: “Ben bu iki faktörün de etkisi olmasını beklerim. Tabii daha zengin ülkeler hile yapmaya daha az eğilimlidir; paraya daha az ihtiyaçları var! Ama kültürel farklılıklar ayrıca bir farklılık yaratabilir. Örneğin benim verilerime baktığınız zaman Protestan ülkeler daha dürüst ama bunun Protestan olmalarından mı yoksa daha zengin olmalarından mı kaynaklandığını bilemeyiz!”

“Verilerle uyuşuyor”

Hugh-Jones, “Dürüstlük üzerine yüksek bir değer katan kültürler ekonomik kazanımlar elde edebiliyorlar” diyor. Bu durumda eğitim sisteminden başlayarak dürüstlüğün aşılandığı ülkelerde daha yüksek bir ekonomik kalkınma gerçekleşebilir. Bu, aynı zamanda barışçıl bir toplum için de önemli. Jones, bu sözlere şöyle cevap veriyor: “Bu, verilerle uyuşan bir durum ve ben de doğru olabileceğini düşünüyorum. İş adamlarının birbirlerine hile yapmadığı ve bürokratların yolsuzluk yapmalarının engellendiği durumlarda ekonominin güçlü olacağı kulağa mantıklı geliyor. Benim deneyimin bunu doğrulamadığını söylemiyorum! Kesinlikle bağdaşıyor.”

“Ekonomik kalkınmayı davranış değiştirmeye çalışan vatandaşların sağlayacağını düşünüyorum”

Peki, dürüst olmanın erdem sayılmadığı ülkelerde yaşayanlar bir kaos içinde debelenmeye mahkum mu? Belki meseleye bir de bu açıdan yaklaşmak gerek. Hugh-Jones, böyle bir yargıda bulunmanın genelleme olacağını düşünüyor olmalı ki “Bu kadar aceleci olmayalım” diyor: “Çin’in iki dürüstlük testinden de kötü sonuçlar aldığını görebiliriz ama yüksek oranda ekonomik büyüme yaşadı. Hatta bu kadar hızlı bir ekonomik büyümenin yaşanması, dürüstlüğü zedeleyen bir ‘çabuk zengin ol’ zihniyeti yaratabilir. Şunu da hatırlamak gerekir ki, 17. Yüzyılda Birleşik Krallıktaki yetkililer ve yargıçlar çok yozlaşmıştı. Puritenizm gibi birçok toplumsal hareket bunu değiştirmeye çalıştı. Bu yüzden ben, ekonomik kalkınmayı davranış değiştirmeye çalışan vatandaşların sağlayacağını düşünüyorum.”

Yılın kelimesi: “Post-truth”

Siyasi kültürün bu denli yalana dayalı olduğu böylesi bir dönemde Jones’un söylediği “davranış değiştirebilen vatandaş” ifadesi biraz ütopik kalıyor gibi. Nitekim gerçekliğin ters-yüz edildiği değil, anlamının ortadan kalktığı bir çağdayız. Oxford Dictionaries’in İngilizce’de 2016 yılının kelimesi olarak “post-truth”u seçmesi boşuna değil. Bu sözcük, işte tam da bu hikayeyi özetliyor. Journo’da Sarphan Uzunoğlu’nun yazdığına göre “post-truth”, Türkçe’ye “gerçek-ötesi”, “gerçek-sonrası” ya da “post-olgusal” şeklinde çevriliyor. “Post-truth” kelimesindeki post ön-eki, bu spesifik kullanımında, genel kullanımının aksine “bir olay ya da vak’adan sonra gerçekleşen” anlamında değil, “önüne geldiği kavramın artık önemsiz ya da gereksiz kabul edildiği bir zamana ait” manasında kullanılıyor. Yani “post-truth politics” dediğimizde, “doğruların, hakikatlerin, olguların önemini yitirdiği bir dönem”den bahsetmiş oluyoruz.

Yalan, yüce bir amaca ulaşma yolunda bir basamak

“Post-truth”, bu güncel anlamında ilk kez 1992 yılında, Sırp asıllı Amerikalı Oyun Yazarı Steve Tesich’in The Nation dergisinde yayımlanan yazısında geçiyor. Kelimenin yaygın şekilde dolaşıma girmesi ise, Ralph Keyes’in 2004’te basılan kitabı The Post-truth Era ile olmuş. Uzunoğlu, “Her şeyden önce post-truth kavramını ortaya çıkaran isimlerden Keyes’e göre, yalan söylememizin ve bunu artan bir oranda yapmamızın ardında sahtekârlığı cezalandırmak için etrafımızda yeterince yaptırım olmaması, hatta yalanın ‘yüce bir amaca ulaşma yolunda’ bir basamak olarak görülmesi yatıyor” diyor: “Bu bazen ekonomik, bazen siyasi, bazen kültürel bazen de bireysel emellerimizle ilgili olabiliyor. Yalanın motivasyonları çeşitlendirilebilir, kendimize yalan söylemek için gerekçeler uydurmak eğlenceli hâle dahi gelebilir zamanla.”

İzmir Life Dergisi/Şubat 2016

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir