Karaburun Köyleri: İnecik, Kösedere ve Eğlenhoca

Taş evleri, gölgesini çam ağaçlarından alan meydanı, denize nazır sokakları, zeytin bahçeleri, bağları ve en önemlisi ruhuyla keyfine doyum olmayan bir köy İnecik. Karaburun’a yolunuz düştüğünde görmeden, köy kahvesinde bir çay içmeden dönmeyin…

Mordoğan’ı geçtikten sonra Karaburun’a gelmeden solda yukarı doğru kıvrılan bir yol, o yolun başında da üzerinde resim olan “İnecik” tabelasını göreceksiniz. Hemen sağ taraf ise aşağıya, yani köyün iskelesi olan Kaynarpınar’a iniyor. Burası balıkçı barınağı, ardıç ağacının dallarıyla sardığı Dombarcık (Tombağcık) plajı, şirin pansiyonları ve elbette en önemlisi nevi şahsına münhasır bir yer olan balık restoranı ile ünlü. Ancak önce yukarı çıkıp köyü görmeli; ardından çevre köyler Kösedere ve Eğlenhoca’yı keşfetmeli, sahil sefasını sonraya bırakmalı…

karaburun1

Hepsi eski taş

Bağların-bahçelerin arasından bir kilometre yol aldıktan sonra köyün meydanındasınız. Büyük bir ağacın gövdesine çakılmış “İnecik’e hoş geldiniz” tabelasını gördüğünde arabanızı park edip, köy kahvesinde bir çay içebilirsiniz. Oturacağınız yerin hemen arkasında tarihi bir cami yükseliyor. Burası

tarihi 1500’lü yıllara uzanan bir Osmanlı köyü. Caminin duvarında da Hicri 1319 (Miladi 1901) tarihli bir levha bulunuyor. Mimari değerini hemen ortaya koyan caminin minaresi 1960’lı yıllarda olan bir depremde yıkılmış ya da önemli bir kısmı tahribat görmüş. Ancak kalan her taş numaralandırılarak indirilmiş ve ona göre yeniden yerine konulmuş. Minare tamirinde farklı ülkelerden öğrencilerin geldiği ve bu inşa çalışmasına yardım ettikleri söyleniyor.

karaburun2Şeffaf Hafıza Mağazası

Kahvehanenin hemen köşesinde eski değirmen taşları ve küpler var. Onun tam karşısında da aynı taş ve küpleri görebilirsiniz ama onlar bir sanat eserine dönüştürülmüş. 1996’dan beri köye gidip-gelen, iki yıl önce bir taş evi restore eden yazar ve ressam Tansu M. Gülaydın, bu sene yedincisi düzenlenen “İnecik Görsel Sanatlar Günleri” için bu köşede “Şeffaf Hafıza Mağazası” adıyla bir enstalasyon çalışması yapmış ve tarihi kayıt altına almış. İstanbul’da “Antidot” adıyla bir atölyesi olan sanatçı, yaz aylarını daha çok İnecik’te geçiriyor.

Köyde görsel sanatlar

Aslında İnecik, bir sanat köyü olma yönünde ilerliyor. Köyün yerli halkı oldukça azalmış, gençleri kentlere gitmiş, yerleşik olarak daha çok emekliler kalmış ama İzmir ve İstanbul’dan yerleşen çok sayıda insan var. Ressam Muhsin Kut uzun süredir burada yaşıyor örneğin; evi de atölyesi de köyde. Hemen yanında da yine resimle ilgilenen ve Görsel Sanatlar Günleri’nin başlaması için çaba sarf etmiş rahmetli Nihat Darcan’ın evi var.

İzmirliler köyü Görsel Sanatlar Günleri’nden de tanıyor olmalı. Her yıl geleneksel hale gelen bu sanat şenliğinde üç gün boyunca sergiden film gösterimine, tiyatrodan dinletilere, kukla gösterisi ve kukla yapım atölyesinden söyleşi ve konserlere kadar çok sayıda etkinlik gerçekleştiriliyor. Festivali kurgulayan İnecik Köyü Kalkınma ve Güzelleştirme Derneği’nin tek amacı da İnecik’i bir sanat dostu köye dönüştürmek değil. Köyün doğal ve mimari dokusunu koruyarak yeni mekânlar kazandırmak, zeytininden üzümüne yerel ürünlerine sahip çıkmak, eko-turizm ve doğa sporlarına yönelik projeler geliştirmek…

karaburun3

“Razaki kalmadı”

Bunlar orada gördüklerimiz, gezerken tanık olduklarımız. Ancak bir de köyün yerli halkına sormalı. Köy kahvesinde heyet toplanmış, anlatmaya başlıyor.

Muhtar İlyas Yılmazer, ilkokuldayken köyde en az 70 hane olduğunu, bir ilkokulu bile bulunduğunu söylüyor. Şimdi hiç çocuk olmadığı için okul da yok. Gençlerin niye ayrıldığına gelince Yılmazer sözü, biten tarıma, en önemlisi de bağcılığa getiriyor: “Bir dönem tütün işi vardı, bitti. Bağlar da korunmadı. Burada Sultaniye ve Razaki üzümü çok ünlüdür. Şimdi Razaki üzümü kalmadı. Ağustos ayı geldiği zaman iki-üç kamyon Razaki üzümü sarardık, Almanya’ya sevkiyat yapılırdı. Razaki, Kavacık üzümünün beyazıdır. Ama ilgilenen olmayınca o iş de bitti. Şimdi herkesin kendi ailelerine yetecek kadar bağı var.”

Şeker koymadan komposto yapın

Üzüm çok değil ama pek leziz. Buradaki üzümden komposto yapınca içine şeker koyulamayacağını söylüyorlar. Üzümün kendisi tatlı olduğu için şekere hiç lüzum yokmuş.  Bir diğer lezzet de elbette Karaburun’un ünlü hurma zeytini. Sofralık zeytin yok ama bu konuda iddialılar. Akşamüstüne doğru meydanda iseniz günlük olarak getiriliyor ve orada satılıyor. Aslında elmasından incirine gönül rahatlığıyla her şeyi satın alabilirsiniz; çünkü ilaç, hormon yok.

karaburun6Köy kahvesinde orta yol bulunmuş: Müzik kanalı

İnecik’te hayat son derece yavaş. Yani saatlerin nasıl aktığıyla ilgili bir kaygı yok, telaş hiç yok. Köyün erkekleri genellikle kahvehanede, kadınları ise Fenerdibi’nde sohbette. İsmail Tıratacı köyün en eskilerinden biri. “İnecik’te hayat nasıl geçiyor” dediğimizde eskiye dönerek anlatmaya koyuluyor: “Eskiden çok daha güzeldi tabii. Köydeki en büyük eğlence akşamları yapılan eğlencelerdi. Yüzük oyunu ile sabahı bulurduk. 11 fincan diziyor, birinin altına yüzük koyuyorsunuz. Onu ya birincide bulacaksın ya da sondan birincide. Bir de köz ateşine üfleme vardı. Mangal közüne yorgan iğnesini batırılır, tavana asılır, kimin nefesi fazla ile öbürünün yanağını, dudağını yakardı. Yani köze doğru karşılıklı üflüyordunuz. Bugün bunlar yok ama muhabbetimiz baki. Burada TRT müzik kanalını açarız, sohbet ederiz. Hangi kanalı açsak iş bir süre sonra siyasi tartışmaya dönüyordu, biz de müzik kanalı ile buna bir son verdik.”

Hiç Öküz Köftesi yediniz mi?

İnecik kendine has yemekleriyle de ünlü. İsmail Tıratacı, “Öküz Köftesi meşhurdur” diye hemen anlatmaya başlıyor: “Dana bonfile kuşbaşı doğranır, nane, soğan, karabiberle karılır, sonra un sulandırılıp sulu hamur elde edilir ve ikisi karıştırılır, ardından kızgın yağa lokma gibi kaşıkla dökülür. Yine burada yaprak sarması, mantı ve keşkek güzel yapılır. Masır böreği ünlüdür; üzerine sarımsaklı yoğurt ve salçalı sos eklenerek servis edilir. Sızdırma dedikleri sulu kavurma vardır. Sokaktaki fırınlarda bademli ekmek yapılır. Ekmeğin üstüne badem gömülür, gençler bademden kalp yaparlar üstüne. Zıngata var; yine sokak fırınlarında yapılan bir kabak yemeğidir.”

Fenerdibi’nin kadınları

Sokaklarda dolaşırken Tıratacı’nın bahsettiği taş fırınları görebilirsiniz. Köyün kadınları hala burada ekmek ve yemek yapıyor. Kendilerini ise öğleden sonra Fenerdibi’ndeki bankta görmek mümkün. Burasının da bir hikâyesi var. Elektriğin olmadığı zamanda buraya fenerler asılırmış. Bu işle ilgilensin diye bir aileye 5-6 zeytin ağacı bağışlanmış; aile o ağaçların yağıyla kandili yakarmış. O zamandan beri burası Fenerdibi.

İkinci durak: Kösedere Köyü

İnecik’te daha anlatılacak çok şey var ama biz çevre köyleri de dolaşıyoruz. Zira İnecik, Kösedere ve Eğlenhoca köyleri burada adeta bir sacayağı oluşturuyor. Zaten Kaynarpınar da üç köyün iskelesi konumunda.

karaburun

Kösedere’ye geldiğimizde karşımıza büyük bir meydan, üzerinde yapılış tarihi 1299 yazan tarihi bir camii ve ağaçlar altında köy kahvaltısı da yapılabilen bir köy kahvehanesi çıkıyor. Meydan daha kalabalık gibi ama belli ki emekli nüfus. Bir-iki kişiye sorunca Kösedere Muhtarı Mehmet Özduran’ı bulabiliyoruz. Özduran, Kösedere doğumlu; 7 yaşında İzmir’e gidip, emekli olduktan sonra köyüne geri dönmüş. İlk sözü köyün tarihinden açıyor: “Çok eski bir köy burası. Eski adı Ağalarseki. Börklüce’den sonra dört aile yerleşiyor buraya. Bostancılar, Softalar, Karahasanlar ve Türkmenler. Buradan doğup gelişiyor. Benim büyük dedem de ağaymış.”

Burası Karaburun’un en büyük köyü. Epey göç vermiş ama emekli olup dönenlerle ve taş evleri restore eden kentlilerle şimdilerde o nüfus dengeleniyor. Zeytin ve üzüm işine de son yıllarda daha çok özen gösteriyorlar. Özduran, Ovacık’ta 150 dönüm şaraplık üzüm bağı olduğunu, burada Cabarnet, Merlot ve Şiraz türlerinin bulunduğu söylüyor. Yani bölge iklimiyle tat bulan şaraplara ilginiz varsa buradan bulabilirsiniz. Ve elbette yine Sultaniye üzümü de almadan dönmeyin. Zaten her yıl Ağustos’un üçüncü haftası Üzüm Festivali yapılıyor.

İki köyün su kavgası

Bu bölgede üç köyün birbiriyle kurduğu bir ilişki ağı da var. İnecik’in kimseyle derdi yok ama Kösedere ve Eğlenhoca sakinleri hala tarihi bir husumetin izlerini taşıyor. Şimdi gülerek anlatsalar da temelde yıllar öncesinde gerçekleşmiş bir su kavgası var. Kaynaktan kim faydalanacak meselesi yüzünden tüfekler bile çekiliyor, kavga o kadar ileri boyutta. Şimdi Özduran, “Artık öyle bir kavga yok ama yine de onların düğününe gitmeyiz, onlar da bizimkilere gelmezler. Birbirimizi çok sevmeyiz yani.” Aynı hikayeyi Eğlenhoca’ya gidince de dinleyeceğiz…

Eğlenhoca’dayız

karaburun3Eğlenhoca Köyü, önce ismiyle ilgi çekiyor. Rivayete göre köye gelen imamlar kısa sürede köyü terk ediyormuş, ancak bir keresinde gelen imamı köylü çok sevmiş, gitmesine engel olmak için ellerinden geleni yapmışlar. Hoca her gitmek istediğinde, “Biraz daha eğlen hoca, gitme” diye diye, hocayı ölümüne dek köyde tutmuşlar. Köyün adı da bu nedenle Eğlenhoca kalmış…

Köyün yüzde 90’e emekli

Eğlenhoca’nın İnecik gibi merkezi bir meydanı yok ama yokuş üzerindeki köy kahvehanesi soluklanmak için ideal. Biz de hemen oturup, kendimize bir çay söylüyoruz. Köyün eskilerinden Necmettin Derya hemen “Genç nüfus kaçtı, çünkü arazi yok” diye söze gidiyor ve eskiden bugüne bir tablo çiziyor: “4-5 kahvehane, 11 bakkal varmış eskiden. İlkokulda 100-150’ye yakın öğrenci okurmuş. Şimdi taşımalı sistemle Mordoğan’a gidiyorlar. Zaten çocuk yok. Bir dönem üzüm boldu, insanlar bindiği dalı keser ya, bağ kalmadı. Tırlarla Almanya’ya gönderirken alta çirkinleri üste güzel üzümleri koyarlarmış. Sonrasında da bir tane tüccar gelmedi. Şimdi arazi yok, bağ yok, gençler ne yapsın? O yüzden köyün yüzde 90’ı emeklidir.”

Elbette Kösedere konusu da açılıyor. Hep bir ağızdan, “Biz onların köyüne gitmeyiz, onlar da buraya gelmezler” diyorlar. Düğünlerde çok kavga ettiklerini onlar da anlatıyor.

karaburun4Köyde ödüllü bir etnografya müzesi

Eğlenhoca Köyü’nün en büyük özelliği bir Tarih ve Etnognafya Müzesi’ne sahip olması. Hatta bu müze bu yıl İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından “Tarihi Çevre ve Kültür Varlıklarını Koruma Dalında Katkı Ödülü” aldı. Müzeyi kuran Şakir Sarıoğlu, Eğlenhoca doğumlu. İşi nedeniyle İzmir’de yaşıyor ama hafta sonları ve yaz aylarında köyünde. Müzenin hikâyesine gelince, şöyle anlatıyor Sarıoğlu: “Lise yıllarımda köy evimizin bodrum katında küçük bir ahşap kutu elime geçti, bu kutudan çok sayıda eski evrak, makbuz, fotoğraf, eşya çıktı ve o gün bu hatıraları korumam gerektiğini düşündüm. Daha sonra artık kullanılmayan bazı tarım aletlerini köyde yaşayanlardan toplamaya başladım. Tabii o zaman işin bu noktaya geleceğini tahmin etmemiştim ama zaman içindeki hızlı değişim, daha çok eşya-fotoğraf ve anı, en önemlisi yitirilen insan sayısının artması benim daha çok kişiye ulaşarak bu işi daha da ciddiye almamı sağladı.”

“Çocukluğumun geçtiği köy sanki tam karşımdaydı”

Zamanla Sarıoğlu, hem belge-eşya toplar olmuş hem de köyün geçmişini araştırmaya koyulmuş. Ve şimdi köy meydanında bir müze yükseliyor.  Belediyenin tahsis ettiği bina daha önce yağ değirmeni olarak kullanılıyormuş. Şimdi ise köyün hafızasını koruyup geleceğe aktarıyor. Sarıoğlu, çok gururlu ve bunun için tüm Eğlenhoca halkına teşekkür ediyor.

Peki nasıl bir hafıza bu? İçinde neler görebilirsiniz? Öncelikle dönemlerine göre sınıflandırılmış tarım aletleri, 1928 yılı okul kayıtları, 1960’lı yıllar okul fotoğrafları, köyde düzenlenen kursların dönemlere göre fotoğraf ve eşyaları, eski bakkal eşyaları, eski kahvehane masaları, av tezkereleri, radyo ruhsatları… Tabii bunlar en çok köy halkını duygulandırıyor. Sarıoğlu, müzeyi gezerken ağlayanların olduğunu söylüyor: “Askere gitmiş ama bir daha gelememiş abisinin fotoğrafını gören bir kadının gözyaşları beni çok etkiledi, o anda ne kadar doğru bir iş yaptığımın tekrar farkına vardım. Çocukluğumun geçtiği, özlediğim Eğlenhoca sanki bu yerde tam karşımdaydı.”

Kaynarpınar’da bir aile işletmesi 

karaburun7Ve nihayet Kaynarpınar’dayız. Üç köyün belki de en önemli ortak noktası burası. Tarihsel olarak da öyle. Deniz ticaretinin yapıldığı bu liman, üç köyün tasarrufu altındaymış. Gemilerle Menemen’den buğday gelir, buradan da üzüm gönderilirmiş. Hatta üç köyden Menemen’e başak toplamaya gidenler olurmuş. Bugün evlerin sıralandığı kıyı boyunca da ürün depoları sıralıymış. Bir de zeytinyağı fabrikası. Şimdi eski taş sıkım ve modern kontinü zeytin değirmenleri daha çok köylerde.

Bugünün Kaynarpınar’ı ise mis gibi havası, plajı ve deniziyle, en önemlisi de ruhuyla sizi kendine bağlıyor. Ama o ruhu hissedebilmek için Kaynarpınar Deniz Restoran’a gitmelisiniz. Restoranı ailesiyle işleten Mehmet Özbüyük’ün bizzat kendisi, eşi Sevcan, kızları, damadı, kardeşi, sonra mekânın Ümit Abisi, yani Ümit Karayalı, adisyonda Gültekin Abi, hepsi birden o ruhun mimarları. Siz orada ne kadar müşteri olsanız da bir süre sonra kendinizi o grubun bir üyesi olarak görmeye başlayabilirsiniz ya da kendi ekmeğinizi, salatanızı içeriden kendiniz almak durumunda kalabilirsiniz.

karaburun4

“Kalamarın sosu içinde”

Mehmet Özbüyük, İnecik doğumlu. Bir yaşından sonrası hep İzmir’de geçmiş, kentte uzun süre toptan çiçek işiyle uğraşmış ama en sonunda yorulmuş ve köyüne geri dönmüş. 2002’den beri de burada. İlk geldiğinde balıkçılık ve tarımla uğraşmış, sonra restoranı devralmış. Burası 1970’lerden beri olan bir yer; zamanında Alaattin’in Yeri olarak tanınıyormuş.

Restoranda bir fotoğraf ilişecek gözünüze. Zamanında restoranı beraber işlettikleri, aynı zamanda yakın arkadaşları olan ama çok genç yaşta kaybettikleri Deniz Şakir Ünlü’nün resmi o. Anısı ise orada yaşıyor.

karaburun8“Kalamarın sosu içinde”                               

Şimdi kefalin en güzeli burada yeniliyor. Mezeler ona keza ama kalamarın yanına sos beklemeyin. Özbüyük, “Sosa ihtiyacı yok buradaki kalamarın” diyor. Ümit Karayalı ekliyor: “Geliyorlar, bunun sosu nerede diyorlar, ‘içinde’ diyorum…”  Dert, rakı-balık değilse Sevcan Özbüyük, gözleme, ızgara köfte, sigara böreği, öküz köftesi ve mantıda iddialı.

Buradan ayrılmak biraz zor ama tekrar geldiğinizde her şeyi bıraktığınız gibi bulacağınıza emin olabilirsiniz. Kışınsa bir başka güzel. Sobalar kurulup, odunlar atılınca değmeyin keyfine…

Kasım 2015 / İzmir Life

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

3 Cevaplar

  1. Aslı GÜLŞEN dedi ki:

    Rastlantı sonucu okudum yazınızı ne güzel anlatmışsınız.Kösedereliyim ve Eğlenhoca olayına güldüm 🙂 çok doğru biz yeni nesil bile Eğlenhocalıları pek sevmeyiz 🙂

  2. asil dorman dedi ki:

    Kaynarpınar İnecik’in, Akburun’u ile ünlü Boyabağı ise, Kösedere’nin iskelesi idi. Çocukluğumuzun geçtiği 1960’lı yıllarda, okullar kapandı mı, doğru Yukarı “Boyabağı” na (kumsal plajı ile ünlü bir de Aşağı Boyabağı vardı) ta ki Fuar açılıncaya kadar (15 Ağustos-15 Eylül). Şimdiki Em.San. Böl.Md’nün karşısında , üzüm ve incir işleme mağazaları yan sokağında “Karaburun Kahvesi” nin önünden sabah kalkan minibüs irisi (Austin,Chevrolet) otobüsler, öğlen Urla’ya varır öğle yemeği molası verilirdi. Devamla “Manal” da Mordoğan rampalarını çıkamadığından yetişkin erkekler iner, kadınlarla çocuklar içeride kalarak (ara ara Radyatör su kaynatarak) devam eder, Tepede durur yürüyerek gelen Erkekleri alarak “Ardıç” ve “Paşa Pınarı” nda molalarla Akşam Ezanında Karaburun’a ancak varırdı. İlçede elektrik olmadığından Diesel yakıtlı Jenaratörle aydınlanma yapılır Gece saat 24.00 kapatılırdı… Yörede çok bulunan bir tür Maki-Ağaçcık bol iri yapraklı (ufak köy fırınlarını kızdırmakta kullanılan) “Ekmeklik” ten yapılan “Küleme” yani çardaklı, kulübelerde kalınırdı. Taş evler sonraları …
    Hırsızlık hiç olmaz, hatta sahipli bağdan koparılan bir salkım Üzüm için bedeli olarak (mendile para bağlandığı) rivayet edilirdi, yani o kadar namuslu halkı vardır. Yazları çok sıcak olur, pişirilen taze ekmek kokusuna gelen Yılanlar, Akrepler zarar vermesin diye etrafa, dört köşeye DDT toz böcek zehiri serpilirdi. Buna rağmen bir öğle uykusunda 13 boğumlu bir Akrep göğsümden sokmuş, ilçeye zor yetiştirmişlerdi…
    Razaki Üzümden bahis açılmışken, muhteşem lezzetli, kütür kütür buğulu beyaz Sultaniye daha meşhur ve her yerde bulunurdu.Hatta bizim bağda ve civarda “Endemik” yöreye özgü, “Tavşan Böbreği” denilen ve gerçekten o büyüklükte eflatun, mor, bordo hareli çekirdeksiz Sultaniye türü bir Üzüm olurdu ki, dadından yenmezdi… Akşamları dere ağzına serilen, sonu mutlaka “kuzuluk” la çevrilen”gıyı ağları”da mutlaka, Altın rengi “Havyar”lı kiloluk “Topan Kefal” lar çıkardı. Bazen durgun havalarda kıyıya yakın zıplarlar, bazı büyükler “Çifte” ile vururlardı… Yarı denize yakın açığa atılan “Manili” Barbun ağları salkım saçak çıkardı. Ayrıca, Karaburundaki Etibank Cıva Madenindeki bekçilerden kaçak yollarla temin edilen “Dinamit” ile balık vurma da bir avlanma şekli idi. En korktukları şey, Jandarmaya yakalanmaktı. Çift Jandarmanın atının terkisine iple el bileklerinden bağlanır, çıplak ayakla mıcırlı yolda koşturulmak en büyük ceza idi. İlçede bulunan açık ceza evinde hırsız, uğursuz olmaz, hükümlüler sadece dinamit avcıları yatardı, Gündüzleri dışarıda çalışır, Akşam oldu mu teslim olur, o gece yatarlar cezalarından bir gün düşerdi…

  3. GÖZDE ŞENOĞUL dedi ki:

    yazınızı büyük bir keyifle okudum, kaleminize sağlık. Çok güzel anlatmışsınız. Rahmetli dedem Kaynarpınar’lıydı elektrikçi Salih usta diye tanınırdı. benim için oralar yeryüzünde ki cennettir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir