Kemal Çolakoğlu: “Karşıyaka adeta turistik bir kasabaydı”

 

“Ben 1950’de Karşıyaka’da denize karşı bir evde doğmuş, çok şanslı insanlardan biriyim. 1938’de yapılan ve Karşıyaka’nın ilk apartmanı olarak bilinen Berrin Apartmanı’nda doğdum. Burası, İzmir’in meşhur matbaacılarından Nafiz Delen’in apartmanıydı. Nafiz Bey’in kızı Berrin Hanım adına ithaf edilmiş. 1950 ve 1960’larda Karşıyaka’da yaşamış herkes bu apartmanı bilir.”

İzmirli sanayici Kemal Çolakoğlu, çocukluğunun Karşıyaka’sını doğduğu evden anlatmaya başlıyor. Boşuna değil. O yıllarda hayat cumbalı evlerde, evlerin büyük bahçelerinde, denizin kıyısında ve hatta içinde geçiyor:

“Bizim tüm komşularımız cumbalı evlerde oturuyordu. Önlerinde 5 metreye yakın bir bahçe ve o bahçelerde inanılmaz güzel yaseminler ve güller vardı. Yasemini olmayan ev evden sayılmazdı. Evle deniz arası 20 metrelik bir mesafedeydi. Karşıyaka’da deniz banyolarının son zamanlarıydı. Komşularımızdan bilirim. Evlerinden bornozlarıyla çıkar, hemen karşıya iskeleye geçer, kulübede bornozlarını çıkarır, merdivenlerden inip denize girerlerdi. Bizim çocukluğumuz da denizde geçti. Özellikle yaz aylarında her gün denize iner ve midye toplardık. Olta atar; lidaki, isparoz, karagöz, gopez yakalardık. Bütün evlerin nefis arka bahçeleri vardı, meyve ağaçlarıyla doluydu. Orada toplanır, tenekenin altına odun ateşi yakar, kendi tuttuğumuz balıkları pişirirdik. Sonra da ağaçlardan mevsimine göre meyve toplar, yerdik. Karşıyaka adeta turistik bir kasabaydı. Nefis bir sükûneti vardı.”

“Kalamar, ahtapot, karides çıktı mı geri atılırdı”

Çocukluğunu 1950’lerin, ‘60’ların Karşıyaka’sında geçiren her çocuk gibi Çolakoğlu’nun hafızasında da en çok deniz var. Şimdi bu manzara çok yabancı geliyor ama gözünüzde canlandırdığınızda müthiş bir tablo çıkıyor ortaya. Yüzebildiğiniz ve balık tutabildiğiniz temiz bir deniz, içinde meyve ağaçlarının olduğu bahçeli evler, birbirini tanıyan insanlar, tek-tük arabanın geçtiği caddeler… Siz kendinizi bir sahil beldesindeymiş gibi hissederken Çolakoğlu anlatmayı sürdürüyor:

“Karşıyaka’nın en önemli yeri, şimdiki nikah salonunun olduğu yerdi. Orası 250 metre diye tabir edilirdi. Çünkü aynı Çeşme Plajı’nda olduğu gibi denizin içinde körfezin ortasına doğru 250 metre yürürdük, o kadar sığdı. Biz o çocuk halimizle ayaklarımızla kumun içini karıştırır, bulduğumuz kum midyeleri ve sülünezleri çıkartır, onları açar, denize balıklara yem olsun diye geri atardık. Bir kısmını da eve götürürdük tabii. Önümüzde, denizin içinde koskocaman vatoz balıkları yüzerdi; biz o zaman herhalde Yunancadan kalma çiçuna derdik onlara. Çiçuna balıkları adeta yatardı suyun içinde. Mürekkep balıkları avlanır çıkartılır, geriye atılırdı. Kalamar, ahtapot, karides çıktı mı geri atılırdı… Yenmezdi. ‘Bu ne ya?’ denilirdi. Karidesler satılırsa çok ucuz fiyata giderdi. Dil balığı hiç yenmezdi. Sonradan kıymeti anlaşılınca müthiş bir pazarı oluştu. Doktor Karabece vardı, neredeyse her akşam balığa çıkardı. Yani Karşıyaka için bu tarihlerde yazlık kavramı yoktu. Çünkü Karşıyaka’nın kendisi yazlıktı.”

“O zaman Karşıyaka, Bostanlı’da biterdi”

O zaman Karşıyaka’nın atlı tramvayı var. Çolakoğlu, buna kendisi olmasa da abisinin yetiştiğini söylüyor. Karşıyaka Vapur İskelesi ile Bostanlı arasında sahili baştan sona gezen bu tramvayı istediğiniz yerde durdurup, inebiliyorsunuz. Daha o yıllarda semt bu kadar büyük değil. Çolakoğlu’nun “Benim çocukluğumdaki Karşıyaka, Bostanlı Camisi’nde biterdi” demesi bundan:

“Ondan sonrası papazın bağları şeklinde tanımladıkları yerdi. Bizim oraya gitmemiz yasaktı. Zaten daha ilerisi tamamen kumluktu. Bugünkü Mavişehir’den Tuzla’ya kadar olan bölge bataklıktı. Bomboştu. Sonra ‘60 ihtilali ile birlikte inşaat başladı. Ve rahmetli Cemal Gürsel’in orada oturması ile birlikte Karşıyaka o istikamete doğru büyüdü.”

“Burası Dişçi Ferit Bey’in yeri…”

O yılları bugüne bağlayan ortak anı vapur olsa gerek. Çolakoğlu da çocukluğunda vapurla karşıya geçtiği zamanları anımsıyor: “İzmir Türk Koleji’nde yatılı okudum. Hafta sonu eve gelirken vapura binerdik tabii. Ama Karşıyaka vapuruna binip oturursunuz, birisi gelir der ki ‘Buraya oturma, burası Dişçi Ferit Bey’in yeri’, sonra karşı köşeye oturursunuz, yine biri çıkar der ki ‘Birazdan Tüccar Nuri Bey Amca oturacak oraya’. Biz de çocuk olarak şaşırırdık. Serbest kamuya açık bir vapurda o kadar büyük sevgi ve saygı vardı ki, her gün aynı saatte gelen kişiler aynı yere oturacak diye yerleri boş bırakılır, bunu bilmeyenler de uyarılırdı.”

“Su deposunu her yaz kireçle boyar, yüzme havuzu yapardık”

Vapurda bile herkesin yerinin belli olduğu bir semtte komşuluğu varın siz düşünün. Çok geriye gitmeye gerek yok; bundan 20-25 yıl önceye bakıldığında bile herkesin birbiriyle iletişim içinde olduğu mahalleleri anımsarız. Ama daha da geriye gidersek sanki bir evde yaşanıyormuşçasına bir aile ortamı çıkıyor karşınıza. Çolakoğlu, Karşıyaka sahilinde boydan boya hangi evde kimin oturduğunu sıralayacak kadar iyi hatırlıyor isimleri. “Benim oturduğum evin bulunduğu Fazıl Bey sokağından, İzmir’in eski belediye başkanı Reşat Leblebicioğlu’nun evini sayıp başlarsak, birçok değerli insanı tanırdık. Yani herkes birbirini tanırdı… En sondaki köşe evde gazeteci Ahmet Tükel otururdu. En samimi olduğum çocukluk arkadaşımdı zaten. Ahmet Tükel’in babası çok farklı biriydi. Türkiye’nin ilk yumurta ve tavuk üretim tesisini Karşıyaka’daki evlerinin arka bahçesinde kurmuştu. Biz çocuk yaşlarda böyle bir tesisin içinde aklımızı oynatıyorduk. Bir de kuluçka tesisinde arkaya bir su deposu yapmışlardı. Evlerin değirmenleri vardı. O değirmenler tulumbaya su basar, bahçe sulamak için Karşıyaka’nın artezyenleri kullanılırdı. Biz Ahmet Tükel ile babasının yaptığı su deposunu her yaz kireçle boyar, yüzme havuzu yapardık.”

Bahçeler tüm çocukların

Herkesin bahçesinden birbirine geçilebildiği sıra sıra evler… Sanki her bir bahçe bütün çocukların. Yani o zaman bahçesine giren, ağacından meyve koparan çocuğun arkasından kovalayan amcalar yok. Tam tersi bahçesinde çocuk yakalayan ona bir şey yedirmeye çalışıyor. Çolakoğlu, sırf bu yüzden kaçtıkları yerleri hatırlıyor:

“Kim kimi yakalarsa mutlaka yemek yedirirdi. Bizim apartmanda 6 daire vardı; tüm kapılar açıktı. Anneannem ve dedem de yan apartmanda otururlardı. Moiz Azikri diye Musevi bir büyük amcamız vardı. Eşi Zafira Hanım anneannemin çok yakın arkadaşıydı. Ben onun dairesinin önünden parmak uçlarımın üzerinde geçerdim, Zafira Hanım duyup da bana bir şey yedirmesin diye…”

“Senin zekân çok iyi, çünkü Yamanlar suyu ile büyüdün”

Karşıyakalıların hafızasında bir Yamanlar vardır mutlaka. Hem suyu akla gelir, hem de mis havası, doğası. Çolakoğlu, önce evlerinin musluklarından her gün belli bir süreliğine akan Yamanlar suyundan söz ediyor:
“Karşıyaka’da sabahları saat 10 buçukta su kesilirdi. Bir süre sonra ise Karşıyaka’nın meşhur Yamanlar suyu akmaya başlardı çeşmelerden. Aşağı yukarı 1 buçuk saat akardı. İnanılmaz lezzetli ve kaliteliydi bu su. Biz hala birbirimize takılırız, ‘Senin zekân çok iyi, çünkü Yamanlar suyu ile büyüdün’ diye. Büyük Yamanlar Dağı’nda ise çok güzel bir Kızılay kampı vardı. Tenis kortunu, yüzme havuzunu ve harika bir restoranı hatırlıyorum… O zamanların çok değerli ismi Doktor Ali Halim Bayer orayı yönetirdi. İzmir’e çok büyük emeği geçmiş insanlardan biri olan Bayer, kampı askeri disiplinle ama çok modern, Avrupai tarzda yönetirdi. Biz bir-iki ay aile olarak o bungalov evlerde kalırdık.”

“Neredeyse Karşıyaka’nın yarısı tenis oynardı”

Bugünkü gibi tablet, bilgisayar, cep telefonu yok çocukların hayatında ama neşe ve eğlence var. Şimdi hangi çocuk büyüdüğünde böylesi keyifli hikâyeler anlatabilir ki? Ya da anlatırken yüzüne koca bir gülümseme oturur? “Dışarıda” yaşanan bir çocukluğun yerini hiçbir bilgisayar oyunu tutamaz. Çolakoğlu, “Daha durun, bitmedi” der gibi bakıp, anlatmayı sürdürüyor:

“Karşıyaka o zamanlar çok medeni bir yerdi. Neredeyse Karşıyaka’nın yarısı tenis oynardı. Su topu ve yelkencilik de çok önemliydi. Biz 10-12 yaşlarındayken bir yüzme havuzu açılmıştı. Orada su topu maçları yapılırdı ve biz o su takımına girmek için büyük bir çaba gösterirdik. Bir de tabii 1 Temmuz Kabotaj Bayramı’nı unutmamak gerek. Müthiş eğlenceler düzenlenirdi deniz kenarında. Yağlı kazıklara tırmanma, yüzme yarışları, tahta direkler üzerinde denizde yürüme, yelken yarışları… İzmir 1 Temmuz’da bambaşka bir yer olurdu. Aynı mutluluğu, sevinci bir de Hıdırellez’de yaşardık. İşe gidilmezdi o gün.”

“BAL’daki lakabım eniştedir”

İzmir’de zaman tünelinde yol almaya devam edelim. Çolakoğlu’nun çocukluğunun Karşıyaka’sına dair anlatacak daha çok hikâyesi var ama ilk gençlik yıllarına ve Alsancak’a geçebiliriz…  Nitekim kentin mazisinde, eğlence hayatında bu semtin ve mekânlarının önemli bir izi var. Tek sorun, Karşıyaka’dan kopma anı. Çolakoğlu, şöyle anlatıyor:

“17 yaşındaydım ve Karşıyaka aşığıydım. Bir gün babam eve geldi ve dedi ki, ‘Artık Alsancak’a taşınıyoruz.’ Bu bizim için çok büyük bir yıkım oldu, ben ‘Baba taşınmayalım’ diye çok ağladım. Babam, “İşim icabı taşınmamız gerek’ dedi. Nitekim her gün İzmir’den Karşıyaka’ya gidip geliyordu. Diğer yandan sosyal hayat konusunda Alsancak Karşıyaka’nın önüne geçmeye başlamıştı. Bizim tüm karşı durmalarımıza karşı babam kararlı bir şekilde bizi taşıdı. Babamın en yakın arkadaşı Haluk Bilginer’in babasıydı. Onların oturduğu Kordonboyu Apartmanı denilen, şimdiki ordu evinin yanındaki apartmana taşındık. Bu benim hayatımın kırılma noktası oldu. Çünkü taşındıktan 6 ay sonra büyük abim ‘Ön balkonda çok güzel dört kız gördüm, ikinci katta oturuyorlar, babamın çok yakın arkadaşlarının kızları’ dedi. Baktım, biri de benim yaşıma uygundu. Çok da beğendim. Yakın arkadaşım Rıfat’a tanıştırmasını rica ettim. O da beni Müjde’yle tanıştırdı. Müjde de o zamanlar Bornova Anadolu Lisesi’nin içindeki tek kız öğrenciydi. Ve ilk kız mezunudur. Benim BAL’daki lakabım da o yüzden eniştedir. Velhasıl, 5 yıllık bir flört hayatımız oldu ve 23 yaşında evlendik.”

Bonjour, Saffet, Mogambo ve daha fazlası…

Bu arada Alsancak’ta muazzam bir sosyal hayat var. Bonjour Restoran’da yenilen şinitzel ve pizzanın tadına doyum olmuyor. Çolakoğlu, “Avrupai tarzda yeme içmeyi orada öğrendik” diyor ve devam ediyor:

“Disko Saffet vardı. 10 metrekareydi; kafanızı çevirseniz yandakine vururdu. Ne eğlenirdik! ‘70’ler… Saffet, aynı zamanda fuardaki Mogambo’yu da çalıştırıyordu. O zamanlar daha Çeşme başlamamıştı. Yazı-kışı İzmir’de geçirirdik. Mogambo’ya çok büyük sanatçılar geliyordu. Ayrıca Ömür, Pampam Pastanesi çok ünlüydü. ‘69’larda Reyhan açıldı. Kordon’da ise bir tek Yengeç Restoran vardı. Oradaki atmosfer ve yemekler de şahaneydi. İzmirli balık, karides, kalamar yemeyi orada öğrendi. Dip Restoran ve Abdullah Restoran ise uluslararası menü yapardı, müthişti. Annem ve babam ise Küçük Kulüp’e giderdi daha çok. İçeride soba yanan, gerçekten küçük bir yerdi. Orada sadece bir servis elemanı vardı; haftada bir gün herkes evinden yemek getirirdi. Erkekler bezik, kadınlar ise konken oynardı. Ve ben o tarihte çorabından elindeki bastonuna kadar şık olan Şerif Remzi Reyent’i hatırlıyorum. Şerif Remzi, Asansör’ün ve bugün İzmir’deki en önemli binaların mal sahibiydi. Kont görünümlü bir beydi. Cem Bakioğlu’nun babası oraya gelirdi. 1971 muhtırasında Osman Kibar belediye başkanı, Namık Kemal Şentürk vali, Süer Paşa da koramiraldi. Onlar da akşamları oraya gelirlerdi. Ardından kulübü büyütme kararı aldılar. 1985’li yıllarda Cem Bakioğlu o kulübü şimdiki hatlarına kavuşturdu.”

“Lobide kadınlar pasta yerdi ve dansöz çıkardı”
Sibel Gazinosu, Palet Restoran derken unutulmayan mekânlar sıralanıyor bir çırpıda. Özel bir durumları var çünkü, bir şekilde kentin tarihine iz bırakmışlar. “Avrupa’da bu tür yerlerin kapanması söz konusu değildir. Ama İzmir’de kapandı” diyor Çolakoğlu: “Varyant’ta Şato Restoran vardı. Bugün hala var. Ama belediyenin kullanımında; kamuya açılması gerekiyor. Ben eski yıllarda orada yapılan düğünlere, nişanlara gittim. Çok popüler, hoş ve kıymetli bir mekândı. Efes Oteli ona keza. İlk kez İzmir, gerçek bir yüzme havuzu gördü. Akvaryum şeklindeydi. Çatısında Roof Restoran vardı. Şarap tadımı için personeli olurdu; sizin adınıza gelir şarabınızı tadardı. Yine bodrum katında bir restoranı vardı; İzmir’in en popüler yeri oldu o da. İkinci katta çok güzel bir lobi bulunurdu. Akşamüstü bu lobide kadınlar pasta yerdi ve dansöz çıkardı. Hülya Babuş gelirdi örneğin… Çok eğlenceliydi. Bunlar İzmir’in gelişmesine çok büyük katkı sağladı. İzmir bunu yaşadı. Ancak hiç biri kalmadı. Bugün Türkiye’de, İzmir’de yüz yıllık bir restoran bulmakta sıkıntı çekiyorsunuz. Yurt dışında böyle değil.”

Ve körfez, balıklar…
Geriye ne kaldı dediğimiz anda mekânlar ve o mekânların etrafında dönen sosyal hayat gibi körfez de nasibini alıyor sohbetten. ‘60’larda kirlenmeye başlayan denizin, kanalizasyonlardan akmaya başlayan gri suyun yarattığı etki bugün de unutulmuş değil:

“1962 yılından itibaren cezai tedbirler alınarak körfezde denize girmek yasaklandı. ‘50’li yıllardan başlayarak körfezi bir lağım çukuru gibi gören insanlar körfezi 10 yılda bitirdi. Bütün o balıklar katledildi, iskeleler yok oldu. Keşke benim torunlarım da denize girebilselerdi. Bunun engellenebilmesi mümkündü tabii. Körfezin etrafında çepeçevre dönen bir kanal yapılabilirdi. Ama bizim DNA’mızda bu yok. Biz Asya’dan çıkmış bir ırk olarak her gittiğimiz yerde bir çadır kurmuşuz. Buradan nasıl olsa gideceğiz, bakalım keyfimize demişiz. Ne çevremizi temizlemeye, ne de bir çiçek ekmeye gerek var diye bakmışız. Bizde hala çatı katındaki bir asansör problemi zemin kattaki komşuyu ilgilendirmez. Milyon dolarlık evde otururlar, ‘kaldırımdaki bölümü ben düzenleyeyim, iki çiçek dikeyim’ demezler. Ancak körfez artık temizleniyor. Bugüne kadar geldiğimiz noktada Burhan Özfatura ve Ahmet Piriştina’nın çok büyük katkısı var. Aziz Bey de hakikaten İzmir’i Türkiye’nin en çok arıtma merkezi olan kenti haline getirdi. Ve körfez yeniden bizim gururumuz oldu.”

İktisat Kongresi’nin yapıldığı binaya ne oldu?

Kent, tarihini birebir anlatabileceği, kimliğinin en önemli yapıtaşlarını da kaybetti. “Bunlardan biri” diyor Çolakoğlu ve sözü Birinci İktisat Kongresi’nin yapıldığı binaya getiriyor: “Atatürk dünyanın en zeki liderlerinden biri olarak Cumhuriyet’i ilan etmeyi kafasına koyduktan bir yıl önce neden İktisat Kongresi’ni İzmir’de yaptı? Bunu iyi irdelemek lazım. Bunun birkaç nedeni var. İstanbul işgal altındaydı, İzmir doğunun batıya açılan penceresiydi ve İzmir’de gerek Levanten etkisinden gelen gerekse liman kültüründen oluşan 8 bin yıllık ticaret kabiliyet ve kapasitesi vardı. Türkiye’nin ilk ihracat merkezi burasıydı. Klasik tarım ürünü dediğimiz, incir, zeytin, üzüm hep İzmir’den ihraç edildiği için Atatürk İktisat Kongresi’ni burada yapmaya karar verdi. Kongrenin ilk binası Hisarönü girişindeydi. Bina Şerif Remzi Bey’e aitti ve bir incir işletmesiydi. O kadar büyüktü ki, altında bir pasaj vardı ve onun içinden geçerdiniz. Biz o binayı yıktık! O bina yıkılır mı? İktisat Kongresi’nin birincisinin İzmir’de yapılması çok önemli. Bizim her sene bir etkinlik yapmamız, bunu tüm dünya ile paylaşmamız lazımdı.”

“İzmir’i ve İzmirliyi iyi tanımak lazım”

Çolakoğlu’na göre İzmir’in ekonomik yönden şaha kalktığı yıllar, yöresinden başbakan çıkardığı dönem, yani 1950-60 yılları arasıdır. “Adnan Menderes Ege çocuğuydu ve bu, İzmir için çok önemli bir avantajdı” diyor: “Karma ekonomi ile birlikte çok sayıda şirket İzmir’de güçlendi. İzmir dürüst sanayicisi, dürüst tüccarı nedeniyle vergisini zamanında ödedi hep. Ancak bu, enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde sermaye kaybettirdi İzmir’e. Ayrıca İzmirli iş insanları hayali ihracat da yapmadı hiç. Bütün bunlar oyunun kurallarını bozdu İzmir’de. Ve bu fabrikalar teker teker kapanmaya başladı. Bazen ‘Siz İzmirliler çok garanticisiniz’ diyorlar. Evet, çok garanticiyiz, çünkü parayı zor kazanan insanlarız. Sonra “İzmir’in birinci ligde takımı yok” deniliyor. İstanbul’un birinci ligdeki takımları hangi sermayeler ile yönetiliyor bakarsanız, bunun cevabını bulabilirsiniz. Bir de 1970’ten sonra Türkiye nereye oy veriyorsa İzmir tam zıddına oy veriyor ve bu da bizim siyaseten cezalanmamıza neden oluyor. Özellikle Özal’a karşı çok net şekilde gösterilen bir kırmızı kart var. Sonrasında siyaseten bunun böyle devam etmesi İzmir’i geriletiyor. Ancak benim inancım şu: İzmir muhalif tavrını sürdürse de 2023’e geldiğimizde burada yarım kalmış çok sayıda proje bitmiş olacak. Ve İzmir gittikçe daha iyi yerlere gidecek. Son olarak şunu söylemek istiyorum: İzmir’i ve İzmirliyi iyi tanımak lazım. Bir İzmirli İstanbullu olmak istemiyor. İsteyen gidiyor zaten. Ankara somurtanların, İstanbul koşanların şehriyse biz gülümseyerek yürüyenlerin şehri olalım! İzmir’in DNA’sı bu…”

İzmir Life/Mayıs 2017

 

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir