Tamer Levent: “İnsanların kendi kendileri eleştirebilecekleri, kendi vicdanlarını yoklayabilecekleri bir dürtüye ihtiyaçları var. İşte sanat ürünü, bu dürtüyü yaratır.”

 

İzmirli oyuncu, yönetmen, sanat yönetmeni ve yazar Tamer Levent’in yıllardır sürdürdüğü “Sanata Evet” projesi, toplumsal dönüşümün fitilini ateşlemek için. Çünkü Levent, “Her birey sanata yabancılaşarak değil, kendindeki sanatı harekete geçirerek yaşamını sürdürürse, dünya daha mutlu ve daha vicdanlı bir yer olacaktır” diyor.

Toplumda kendi sanat duygusunu ve felsefesini geliştiren insanlarla, buna hiç ihtiyaç duymayan insanların bir aradalığı düşünsel çatışmalar çıkarmaz mı? Tamer Levent’in “sanata evet” derken yola çıktığı soru bu.  Tamer Levent’i “Tepenin Ardı”, “Kış Uykusu” ve “Misafir” gibi ödüllü filmlerdeki oyunculuğu ile tanıyoruz ama o, tam anlamıyla bir sanat emekçisi. Devlet Tiyatrolarında önce oyuncu daha sonra yönetmen, ardından da genel müdürlük görevlerinde bulunan, yönettiği oyunlarla RusyaKanadaGüney Koreİran ve Kuzey Kıbrıs‘ta festivallere katılan, Devlet Tiyatroları Opera ve Balesi Çalışanları Vakfı TOBAV ile Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği TOMEB kurucusu ve ilk Genel Başkanı olan Levent, ödüllü bir oyuncu, yönetmen ve yazar. Toplumsal alandaki çabası ise “Sanata Evet” projesiyle vücut bulmuş. Toplumsal dönüşüm için sanatın önemli bir pratik olarak dolaşıma girmesi gerektiğini düşünen Levent’in sanat tanımı da bu nedenle yaşamla özdeş. “Sanat, hayatı ‘iyi, güzel, doğru’ kavramlarının felsefesi doğrultusunda yaşamak demektir” diyen sanatçı ile önce İzmir üzerine, ardından da sanat ve hayata dair konuştuk.

Öncelikle İzmir’den söz açmak istiyorum. Çocukluğunuz ve sanırım ilk gençlik yıllarınız Karşıyaka’da geçti. O yıllara dair Karşıyaka ve İzmir anılarınızdan söz eder misiniz? Yani çocukluğunuzun İzmir’ini nasıl anlatırsınız?

Çocukluğumun İzmir’i benim için muhteşem bir ütopyadır. Her zaman özlediğim bir dönem… Karşıyaka son derece sempatik, herkesin birbirini tanıdığı, dostlukların son derece güçlü olduğu bir yerdi. Hayatımın diğer bölümü ise Köprü ve Alsancak’ta geçiyordu. Bu üçgen içinde, yani ev, okul ve dostluklar çerçevesinde çok güzel bir dönem yaşadım İzmir’de…

Babanız ağır ceza hâkimi, anneniz tasarımcı. Siz ise tiyatroya yöneliyorsunuz. Aileniz bu sürede size destek oluyor mu, örneğin babanızın kendi mesleğine yönelik bir yönlendirmesi var mı?

Ailede hukukçu, siyaset bilimci, hariciyeci, büyükelçi vardı. Annemin de beklentisi benim daha çok o alanlara uzanacağım yönündeydi. Babam da emekli olunca avukatlık yaptı, bürosu vardı. Avukat olursam o büroyu kullanacağımı düşünmüştü. Lise birinci sınıfta ilk tiyatro oyununda oynadığım zaman ara karnemde 7 kırık geldi. Rahmetli annem okula geldi ve o zaman okulumuzun rejisörü olan Cahit Gürkan’a “Lütfen çocuğumu tiyatro çalışmalarından çıkartın, çünkü o, tiyatrocu olmayacak” dedi. Ama sonra Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’ne girişim onları çok mutlu etti, beni çok desteklediler. Çok aydın insanlardı.

Özel Türk Koleji mezunusunuz. O yıllarda Türk Koleji, İzmir’de çok revaçta olmalı. Aklınızda kalan anekdotlar var mı?

Türk Koleji yılları çok özel yıllardı. Ortaokulu Türk Koleji’nin Alsancak’taki şubesinde okuduk, lisede ise Köprü’deydik. Her iki taraf da anılarla dolu. Örneğin İngilizcemin temeli Türk Koleji’nden geliyor. Sonra 170 ülkede çalışma yaptım ve hep o temelin etkisiyle bunu gerçekleştirdim. En önemlisi bir gün bahçede basket oynarken Cahit Gürkan’ın beni keşfetmesiyle tiyatro serüvenimin başlaması tabii. Kadı ki fen bölümünde okuyordum ama tiyatro kolunda da aktiftik. Aynı zamanda okul bandosundaydım, atletizm de yapıyordum. Türk Koleji insan ilişkileri, sosyal çevre ve yabancı dil anlamında İzmir’de çok önemliydi. Şimdi tabii çok büyüdü her şey.

İzmir ile bağınız Ankara Devlet Konservatuarı ile son buluyor. Sonrasında şehir ile ilişkiniz nasıl? Örneğin hiç bu kentte tiyatroyu, sinemayı sürdürmeyi düşündünüz mü?

Annem, babam ve kız kardeşim İzmir’de kaldılar; ben ise Ankara ile bütünleştim. Ankara Devlet Konservatuarı, sonra Devlet Tiyatroları. Devlet tiyatrolarındaki yaşantım sırasında, yani öğrenciyken İzmir’e gidip gelirdik. Ancak öğrencilik sonrası uluslararası gayretler arttı, TOBAV’ı kurdum, üniversitede ders vermeye başladım, bir taraftan oyun yazıyordum ve hayatım Ankara’ya adapte oldu. İzmir’e bir kere Carmen Operası’nı, bir kere de İzmir Devlet Tiyatrosu’nda Samim Kocagöz’ün “Kalpaklılar” oyununu sahneye koymak üzere geldim. Her ikisi de İzmir’de geçen gençlik yıllarımı tekrar hatırlatması açısından çok iyi oldu. Ara sıra da Ahmet Priştina ile buluşurduk.

“İzmir, insanların yaratıcı düşüncelerini geliştirebilmeleri için son derece olanaklı bir şehir.”

İzmir ile ilgili en büyük eleştirilerden biridir: Bu şehir beyin göçü veriyor. Hala öyle aslında. Diğer yandan son zamanlarda İzmir’e geri dönüş başladı gibi. Ne dersiniz?

İzmir’de insan rahat bir ortamda, fazla gerilmeden kendini yetiştirebiliyor. İlişkiler son derece demokratik ve rahat. Bu nedenle bireyler kendi düşünceleri çerçevelerinde kendilerine bir gelişme alanı yaratabiliyorlar. İzmir’de bu işlerin kültürel karşılıkları olsa, bu insanlar İzmir’de kalsa, Türkiye adına çok daha fazla şey üretme imkânı da doğabilir. İzmir, insanların yaratıcı düşüncelerini geliştirebilmeleri için son derece olanaklı bir şehir.

İzmir’e geri dönüşün sebebi de bununla ilgili. İzmir’in bu sözünü ettiğimiz ortamına özlem duyması ile gerçekleşiyor. Belli bir yaştan sonra insan, yapmak istediklerini yaptıktan sonra huzurlu bir yaşam arıyorsa İzmir uygun bir yer. Coğrafi olarak da kentin yerleşimi, sayfiye yerlerine yakınlığı etkili. İzmir’de yaşamak, zamanın da değerli ve keyifli geçmesine olanak veriyor.

1994’te Devlet Tiyatroları’nda ilk ve son kez yapılan bir uygulamayla, yani seçimle Devlet Tiyatroları Genel Müdürü oldunuz. Sonrasında hiç seçim yapılmadığına göre bu, önemli bir ayrıntı olsa gerek. Buradan gelmek istediğim konu şu: Devlet Tiyatroları da iktidarın gözetimi altında. Politika tiyatrodan elini çekmiyor. Mevcut durumu nasıl yorumluyorsunuz?

Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne seçimle gelmem, TOBAV’ın Mersin’de düzenlediği Türkiye Tiyatro Kurultayı’nda alınan bir karardır. Bu kurultaya uluslararası alandan da isimler katılmıştı. Türkiye’deki hemen hemen bütün tiyatro temsilcilerinin ve akademik yapıların temsilcileri vardı. Orada devlet tiyatrolarının yeniden kuruluş amaçlarına uygun çalışmalar yapabilmesi için genel müdürün politik atamalarla değil, kurum içinden çıkması, seçilmesi önerisi geliştirildi. Ben bu kararı uygulama şansı bulabildim ama bu, resmi olmadı. Eğilim yoklaması dedik ve gayri resmi istek yerine getirilmiş oldu. Ancak benden sonra bunun bir gelenek haline gelmesi ve kazanılmış bir hak olarak korunması mümkün olmadı. Tabii bu uygulamanın tekrarlanabilmesi, tiyatronun ödenekli bir tiyatro olmasına rağmen özerk bir kurum gibi işlevselleşebilmesini de sağlayacaktı. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO-World Intellectual Property Organization) sanatta özerkliği savunur. Zaten fikri mülkiyet hakkı dediğimiz şey, yaratıcılık haklarıdır bir anlamda. Siz fikir üretebileceksiniz ki mülkiyetini elde edeceksiniz ve o, sizin hakkınız olacak. Sanat adamının fikri mülkiyet hakkı var. O halde sanat adamının düşüncesinin özgür olması gerekir. Bunlar ülkemizde tartışılmıyor.

En son yabancı oyun oynanmayacağı ya da repertuarda azaltılacağına ilişkin açıklamayı da böyle yorumlamak gerek. Devlet Tiyatroları’nda 2017 yılının oyun dağılımı ile ilgili bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Sezon başında yabancı oyunlar oynanmayacak diye bir laf ortaya çıktı. Zannediyorum o, şimdiki genel müdürün dil sürçmesi idi. Sonra onun öyle olmayacağına dair bir açıklama da yaptı. Şu anda repertuar fena değil gibi geliyor bana. Ancak yasa konusunda bir çalışma gündeme gelecek mutlaka. Burada da dünyalı standartlar göz önünde bulundurularak bir düzenleme yapılmalı. Türkiye’ye özgü, çok lokal bir yasa çalışmaması yapılmamalı. Öncelikle de telif hakları ve fikri mülkiyet kanunlarının esas alınması gerekiyor.

“Sanata Evet” projesini başlattığınızda sanatın birleştirici özelliğinden ve ötekileştirme eğilimlerini ne denli azalttığından söz etmiştiniz. Bugün var olan pratikler ise tümüyle ayrışmaya dönük. Toplumsal dönüşüm için sanatın önemli bir pratik olarak dolaşıma girmesi gerek ama nasıl?

“Sanata Evet” kampanyasının çıkış amacı da buldu. Biz toplumda bütün insanların sanat kültürüne ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Bireylerin demokrasi kültürüyle kendi kendilerini yönetmeleri bir sanattır çünkü. Öte yandan sanatın bütünselliği olması lazım. Sanat, onu üretenle onu talep edenin bütünlüğü demektir. Bu bütünlükten kasıt şudur: Üretilmiş olan sanattan, toplum nasıl kendi yaratıcılığını ve kendindeki sanat düşüncesini geliştirebilir? Sanatın Aristo zamanındaki tanımı iyi, güzel ve doğrunun bir araya geldiği bir formülle açıklanır. Bu formülün çağdaş tanımı etik, estetik ve adalettir. Bunların karşısında kötü, çirkin ve yanlış var. O zaman kötü ile iyiyi, doğru ile yanlışı, çirkin ile güzeli ve estetiği tartışarak doğruyu bulmamız sanattır. O halde sanat “yapmak” demektir; hayatı “iyi, güzel, doğru” kavramlarının felsefesi doğrultusunda yaşamak, yaşam standartlarını bu doğrultuda, yani “önce insan” diyerek geliştirmektir.

Bu, çok idealize edilmiş bir düşüncedir ama çok idealize edilmiş bir düşünce olmalıdır ki karşıtları da bunun karşısında yanlışlıkları ve çirkinlikleri ile belirgin biçimde ortaya çıkabilsin. Her birey sanata yabancılaşarak değil, kendindeki sanatı harekete geçirerek yaşamını sürdürürse bu dünya daha mutlu ve daha vicdanlı bir dünya olacaktır. Aksi takdirde kendi sanat duygusunu, felsefesini geliştiren insanlarla, buna hiç ihtiyaç duymayan insanların bir aradalığı toplumda düşünsel çatışmalar bile çıkabilir. Kimse kimsenin ideal ve daha güzel yaşam için neler tasavvur ettiğini anlamaz, bu sürtüşmeden kıvılcımlar, toplumsal tartışmalar ve gerilimler çıkar.

“Sahne bir aynadır. Siz o sahnede kendi yaşantınızı da görüyorsunuz.”

Bir röportajınızda “Kendimi bildim bileli tiyatroyu bir yüzleşme sanatı olarak tanımlarım” diyor ve tiyatronun, bireyin öz eleştiri yapmasına olanak tanıdığını söylüyorsunuz. Sahneye koyduğunuz oyunlarda ayna dekoruyla izleyiciyi de yüzleşmeye çağırıyorsunuz. Bu yüzleşmeyle ilgili sizin algınız, ana meseleniz nedir? Ya da şöyle de sorulabilir: Toplumun hastalıklı yanları, toplumun bir parçası olan bireyin hastalıklı yanları, yüzleşmemiz gereken meseleler dersem…

Evet, ben tiyatroyu Shakespeare’in de söylediği gibi bir ayna olarak görüyorum. Yani tiyatro insanların kendi kendilerini eleştirme kültürünü geliştirmelerini sağlar. Kendi kendini eleştirebilen insan da kendini geliştirmek için yollar arar. Kendini eleştiren insan, hata yapmamaya özen gösterir. Hata yapmamaya özen gösteren insan, kendi hatalarının ne olduğunu bilmek için de uğraşır. Yaşamı iyi kötü ve güzel ve çirkin ile karşılaştırmalı olarak yaşayabilir.

Ben birçok oyunumda ayna metaforu kullandım. İzmir’de Carmen operasında da finalde ayna çıkarttım. Yılmaz Karakoyunlu’nun yazdığı “Önce İnsan” oyununda ise finalde oyuncular dev aynalarla çıkıyorlardı ve seyirciler alkışlamak için ayağa kalktıklarında bir anda kendilerini aynada görüyorlardı. Şunu demek istiyorduk: Biz sahnede bir oyun oynadık ama sahne bir aynadır. Siz o sahnede kendi yaşantınızı da görüyorsunuz, buradan çıktığınızda kendinizi de eleştirerek daha doğru güzel ve iyi bir yaşam sürebilmek için neler yapılması gerektiği konusunda fikirler üretebilirsiniz.

Burada Lacan’ın ayna metaforu geliyor akla…

Tabii Lacan’ı severim ama doğrudan etkilendim diyemem. Daha ziyade Shakespeare’in Hamlet’te oyunculara bir tiradı vardır. Hamlet Shakespeare’in oyununu oynatır sarayın içinde. Yani oyun içinde oyun koyma vardır. Hamlet, oyunu sahneye koyuyor ve oyunculara ders niteliğinde bir tirat sunuyor. “Tiyatro, dün olduğu gibi bugün de yaşama ayna tutar” diyor. Ayna tutmak burada yaşamı yansıtmak anlamında değil, aynaya bakıp kendini eleştirmenizi sağlamak anlamında kullanılıyor. Aynayı yüzeysel bir bakışla anlamamak lazım. İnsan giyinip kuşandığında aynaya bakıp kusurları da düzeltebilir. Ayna kendine bakıp, kendini düzeltmeye de imkan veren bir metafordur.

Her şey öylesine karmaşık ki, gelecekle ilgili konuşabilmek gittikçe daha da zorlaşıyor. Herkes kendini ayakta tutmak ile sorumluluk almak arasında gidip-geliyor. Hayatın zorunlulukları ile politik bir özne olarak bireyin rolü büyük bir çıkmaz içinde. Sizin cephede durum nasıl? Sanat bu noktada söz söyleyebilecek güçte mi?  

Yaşam sanki artık daha çok maddi değerler üzerine kurulu belki. İnsanlar kendi çıkarları için başkalarını ezip geçmeyi en doğal hakkı gibi görmeye başladı. İşte esas böyle dönemlerde insanların sanat kültürüne ihtiyacı var. Sanat kültürü, sadece sanatı yapanların değil, sanatı yaşamak ve yaşatmak, kendi yaşamının kalitesini arttırmak isteyen sanat talepkârlarının da kültürüdür. Sanat onu talep edenle onu yapanın ortak kültürü olmalıdır. Sanat insanları neden sanat yapıyor? Sadece kendilerini eğlendirmek ve tatmin etmek için mi? Hayır, toplumun dönüşümüne ve değişmesine katkıda bulunmak için. Toplum, sanat eserinden etkilenerek kendi yaşamını düzenlemeye çalışarak kendi kendini yönetebilir. Demokrasinin kuralı budur. Demokrasi, bireylerin kendi kendilerini birbirlerini anlayarak yönetebilmesi sanatıdır. Dolayısıyla insanların kendi kendileri eleştirebilecekleri, kendi vicdanlarını yoklayabilecekleri bir dürtüye ihtiyaçları var. İşte sanat ürünü, bu dürtüyü yaratmak için oluşmuş bir şeydir.

“Ben politikayı sanat olarak yapma düşüncesinin benimsenebilmesi ütopyasını savunmak istiyorum.”

Bu yüzden sanata evet projesi devam ediyor…

Biz toplumun bütününün sanat kültürünü talep edebilen bir toplum haline gelmesi ve herkesin kendini de bir sanatçı olarak görmesini sağlamak üzere bu projeyi başlattık ve sürdürüyoruz. Bugün Ortadoğu’nun kaotik ortamı da esasında “sanata evet” düşüncesiyle çözülebilir ama bu düşüncenin tüm dünyanın benimseyeceği bir düşünce olması gerek ki, bu büyük kanlı politik oyunları oynayanların da toplumun talepleri doğrultusunda çözüm bulmalarını bekleyebilelim. Burada insanlara sanatı bir yaşam biçimi olarak kabul etmek üzere büyük bir görev düşüyor. Ortadoğu’da kanlı olmayan çözümler de bulunabilir. Bu laf çok romantik gelebilir ama uzaya füze gönderen insan, kansız çözümler bulamaz mı? Politika, insan bilimi demektir, çok yönlü düşünebilmek demektir. Ve insan zorlu sorunlara çözüm bulabilme yeteneğine sahip yaratıcı bir varlıktır. İnsanın bizzat kendisi sanatçıdır, doğa sanatçıdır. Dolayısıyla ben politikayı sanat olarak yapma düşüncesinin benimsenebilmesi ütopyasını savunmak istiyorum.

 “Sanat çözüm bulucudur.”

Toplumsal bir içe kapanma dönemi yaşıyoruz. Çaresizlik, mutsuzluk had safhada. İnsanlar bir şeyleri değiştirebilme gücünü kendilerinde görmüyorlar artık. Politik dünya, bireyin kendine dışsal bir kurgu haline geldi.  Dünyada hümanizm yükseleceğine faşizm hız kazanıyor. İçinizde bir isyan yükseliyor mu?

İnsanlar içe kapanma ve yalnızlaşma dönemindeler ama bu daha çok Ortadoğu bölgesindeki insanlar için geçerli. İslami toplumlar şeyhlerin, tarikatların etkili olduğu toplumlardır ve bu dinsel klikler, kendi gruplarını kaybetmemek doğrultusunda otorite kurmuş durumdalar.

Hristiyanlık 16. Yüzyıl’da Rönesans ile dünyada sanatın ve bilimin gelişmesini dine aykırı bir gelişme olarak görmeyip, aksine dinin ilk çıktığı gündeki haliyle dünyanın değişimine ayak uyduramayacağı argümanını benimsedi. Dinin skolastik çağda engizisyon mahkemesinin yaptığı gibi insanlara eziyet çektiren bir felsefe olmadığını, insanları baskı altına alarak, korkutarak değil, yaşamı sevdirerek ve sorumluluklarını hatırlatarak geliştirme ve yönetmeyi özümsedi. Bu anlamda her insanın din kültürünün özüne sadık kalarak ama çağdaş gelişmeleri de göz ardı etmeden yaşamını sürdürebilmesinin yolu Rönesans ile açıldı. Reformla da Rönesans’ın yeniden doğuş yenilikleri yaşam hukukuna uygulandı. Maalesef Ortadoğu bundan uzak kaldı.

Ben dünyanın başka ülkelerinin hızla gelişirken sanat kültüründen çok da geri kaldıklarını sanmıyorum. Bu yüzden düşünme biçimlerinde de bu standartlarda bir gelişme oluyor. Ama sanat kültüründen geri kalmış toplumlarda insanlar çözüm bulma noktasında diyalog kuramıyor. Gelişmiş ülkeler de bu ülkeleri büyük oyunlar oynayarak yönetebilecekleri ve servetlerine el koyabilecekleri bir kesim olarak görebiliyorlar. Bu anlamda birtakım senaryolar yazılıyor ve uygulanıyor. Bu senaryoları aşabilmenin en kalıcı yolu, bir kültürel gelişmişlik düzeyine ulaşarak onlarla bu diyaloğu kurmak ve kendi hak ve hukukumuzu dünyalı standartlarda talep edebilecek yaratıcı siyaset sanatını geliştirmektir. Aksi takdirde sürekli tepki göstermek ve sürekli onların dediklerini yapmak toplumsal gelişme konusunda da insanları geri bırakacaktır. İşte burada sanat öne çıkıyor. Sanat çözüm bulucudur. Teknolojik icat yapabiliriz ama artık bunlara paralel olarak toplumsal icatlarda da bulunmamız gerekiyor. Ve bunu “önce insan” diyerek yapmamız lazım.

Sizi en son Tepenin Ardı, Kış Uykusu ve Misafir filmlerinde izledik. Yeni bir sinema projesi var mı? Diğer yandan tiyatro sürüyor mu?

“Tepenin Ardı” filmi dünyada 45-50 ödül kazandı. Ben de gerek yurt içinde gerek yurtdışında en iyi oyuncu ödülü aldım birkaç kere. “Kış Uykusu” Altın Palmiye aldı. “Misafir”, Kanada’da Dünya Eleştirmenler Birliği ödülünü kazandı. Bu yıl Nuri Bilge Ceylan’ın “Ahlat Ağacı” filminde dizi çekimlerinin yoğunluğundan dolayı daha küçük bir rol aldım. Geçen yıl “Suda Balık” diye bir televizyon filmi vardı TRT’de. Seneye o devam edecek. En son Devlet Tiyatrosu’nda Shakespeare’in Venedik Taciri’nde oynadık, geçtiğimiz yıl Küheylan oyununda idim. Devlet tiyatrosunda pek çok oyun da yönettim, uluslararası turnelere gittik. Bu yıl üniversitede hocalık devam ediyor, yazılarım var, uluslararası festivallere gidiyorum, konferanslarım sürüyor, birkaç yere yazı yazıyorum. Bu yıl oyun konusunda zorlanacağımı düşündüğüm için bazı projelere girmeye cesaret edemedim. Bahar aylarında bir-iki tanesini olabilir.

“Cesur ve Güzel” dizisinde Tahsin Korludağ rolüyle görüyoruz sizi. Son zamanlarda iyi diziler ve güçlü kadrolar olmadığına dair eleştiriler vardı. Bu yıl ise sizi tekrar televizyon ekranında görüyoruz. Televizyonda yeniden bir toparlanma süreci mi başlıyor?

Bence televizyonların insan yaşamında önemli bir yeri var, çünkü evinizde. Bazı insanlar televizyon izlemeyi reddediyor, televizyonun kendi yaratıcılığını geliştirmediğini düşünüyor. Hatta ileri gidip televizyona aptal kutusu diyenler var. Ancak toplumun büyük kesimi televizyon izlediğine göre bizim bu alanda da etik, estetik ve adalet, yani sanat kavramının üçlü formülünü yansıtabilecek projeler yapmamız gerek ve bu projelerin inandırıcı olması lazım. Türkiye’de sinema başladığında okullu oyuncu sayısı neredeyse yok denecek kadar azdı, sonra arttı. Oyunculuk sanatı gelişmeye başladı. Diğer yandan Türkiye sineması uluslararası alanda çok başarılı. Kış Uykusu, Altın Palmiye aldığında ben de o heyecanı canlı canlı yaşadım.

Buna sanat ürünü diyoruz. Sanat ürünleri ülkelerin kaynaşmasını sağlıyor öncelikle. O ürünleri izleyerek ülke insanlarının birbirleri ile olan benzerliklerini bulmalarına yardımcı oluyor. O halde sanat ürünlerinin gelişebilmesi için bu alanın gelişmesine sekte olacak değil, özendirecek sistemler kurmak ve önlemler almak gerek. Bu önlemlerde evrensel değerler de göz önünde bulundurulmalı. Japonlar son derece gelenekçi bir toplumdur ama evrensel değerler konusunda diğer gelişmiş ülkelerden geri kalmadılar. Dünyanın bir bölümü bugün teknolojiye, bilime ve sanata yatırım yaparken, dünyanın başka bölümünün bunları hiç tanımadan yaşamasının mümkün olacağını sanmıyorum. Çünkü o zaman ortada hiçbir zaman anlaşılması mümkün olmayan düşünsel çatışma ortamı ortaya çıkacaktır. Bu anlamda toplumların insani benzerliklerini bulacak evrensel bir ortak kültür arayışında olmaları gerektiği bir çağın içindeyiz. Ben bu düşünceyi de sanata evet diyerek açıklamak istiyorum. Toplum “sanata evet” lafıyla kendi yaşamında sosyal bir değişikliğin gerçekleşmesi için neler yapılması gerektiğini sıralayabiliyorsa, o toplum bu değişikliği yapabilecek şekilde buna sahip çıkacaktır.

 

 

 

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir