Uğur Yüce: “Oy dingala dingala, kömür de koydum mangala”

 

İzmir’in eski günlerini konuşuyoruz hazır. Semt semt, sokak sokak dolaşalım şehri. Karşıyaka’dan Bayraklı’ya geçelim önce. Sonra yeniden başka yollara saparız. İzmir iş dünyasının önemli isimlerinden Uğur Yüce, Bayraklı ile açıyor sözü. O zaman da Bayraklı, ulaşımın sadece trenle olduğu küçük bir köy kıvamında. 1945’li yıllar… “Bayraklı’yı İzmir içinde konumlandırırken neyden bahsettiğimizi daha iyi anlatmak için şu örneği vereceğim” diyor Yüce:

“Babaannem ‘Hadi çocuklar toparlanın, Karşıyaka’ya lokma yemeye gidiyoruz’ dediğinde, Bayraklı tren istasyonundan trene biner, Karşıyaka istasyonunda iner, oradan da bir atlı arabaya binip meşhur lokmacı Yusuf’a gider, lokma yer ve eve dönerdik. Bu, aşağı yukarı 5,5 buçuk saat sürerdi.”

O yıllarda Bayraklı küçücük bir yer. Evler sahile uzanıyor. Yüce, “Bizim evimiz deniz kenarında kalırdı, şimdiki gibi yol yoktu” diyor: “Bizim evimiz üçlü bir bloktu. Şimdi o apartman Bayraklı Belediyesi tarafından restore ediliyor. Eski belediye binası vardı. Orada ‘üçüz evler’ bulunurdu. Ortasında biz otururduk. Bayraklı o kadar küçüktü ki demiryolunun arkası Bayraklı Dağı’ydı. Orada bir tane bile konut yoktu. Çakallar dağdan aşağıya iner, sahile kadar gelirlerdi.”

“Kadınlar banyosunu yıktırdılar”

Yüce’nin kentin mazisine yönelik hatıralarının merkezinde elbette deniz var:

“Deniz banyoları kadınlar ve erkekler banyosu olarak ikiye ayrılmıştı. Ama kadınlar buna isyan edip kadınlar banyosunu yıktırdılar. Yani erkekler ve kadınlar sahilde beraber yüzmeye başladılar. Körfez pırıl pırıldı, bir akvaryum gibiydi. O kadar çok balık vardı ki… Zaman zaman tütün işletmecileri geç saatlerde tütün işlendikten sonra kalan tütün tozunu körfeze dökerlerdi. Bunu döktükten sonra tüm balıklar sarhoş olup sahile vururdu. Bayraklı’daki insanlar da sepetlerini denize daldırır sepet sepet balık tutardı.”

Palyaço Osman

Yüce, 1950’lilerin İzmir’ini tasvir ederken elit ve güzel bir yaşamın resmi çıkıyor ortaya. Şıklık ve nezaket ise başrolde:

“Bayraklı’da cumhuriyet balosu düzenlenirdi. Erkekler smokin, kadınlar gece elbisesi giyerdi. Bir de o zamanlar halk evleri vardı. Buraları halkın kültür ve sanatla tanıştığı yerlerdi. Ben hayatımdaki ilk saz üstadını, tiyatroyu, ortaoyununu, el sanatlarını orada gördüm. İnanılmaz bir halk okuluydu. Çok önemli ve değerliydi.”

Bir de tabii çadır tiyatroları… Yüce, karnaval havasındaki bu tiyatroların en büyük eğlence olduğunu anlatıyor: “Çok büyük ilgi çekerdi bu çadırlar; tüm aileler oraya giderdi. Palyaço Osman diye çok meşhur bir adam vardı. Bu aynı zamanda tel cambazıydı, yerden 1-2 metre yükseğe bir tel gerer, uzun bir sırıkla onun üzerine çıkar, hiç düşmeden yürürdü ve telin üzerinde şarkı söylerdi. ‘Oy dingala dingala, kömür de koydum mangala, Ayşe de Fatma dostum var, çalkala dostum çalkala’ diye… Herkes de buna ritim tutardı. Çadır tiyatrosunda bir de dansözler çıkardı. Bunlar en büyük eğlence kaynaklarıydı.”

Kuyudan çıkan ak sakallı dede 
Eski İzmir olarak anılan, Tilkilik’in üst tarafındaki mahalleler ise ayrı bir hikâye ve kültür demek. Yüce, hafızasına kazınmış bir anısından söz ediyor:

“Hatuniye’nin oraya gelince yukarıya doğru bir yokuş çıkardı. O yokuşun üzerindeki evlerin hepsi bahçeli konaklardı. İzmir’in eski köklü aileleri orada yaşardı. Orası eski İzmir Türk mahallesiydi. Benim çocukluğumda o yokuşu çıkarken, sağ tarafta babamın bir arkadaşı vardı. Onun evine giderdik, bahçesinde bir kuyu vardı. Kurumuş bir kuyuydu bu. Mustafa amcanın annesi bir keresinde ak sakallı bir dedenin çıktığını ve oraya koyduğu bir tepsi yemeği alıp, tekrar aşağıya indiğini anlatmıştı. Başka bir evde de böyle bir olay vardı. Onlar evlerinde Kadifekale’ye kadar çıkan bir tünel olduğunu iddia ederlerdi. Bunu bazı uzman kişilere anlatıp farklı yorumlar aldım. Biri araştırıp tünel olduğunu onayladı, diğeri ise su kanalı olduğunu söyledi.”

Pirelli pavyonu

O yıllarda en büyük etkinlik ise yazlık sinemalar. Yüce, “Yeni, İnci, Lale, Tan ve Saray” diye isimler sıralarken, okul çıkışı soluğu sinemada aldığını anlatıyor: “Ben öğleden sonra okuldan çıkınca doğru sinemaya giderdim. Babam işten çıkınca eliyle koymuş gibi beni o sinemada bulurdu. Çünkü bilet kesenler, gişeciler, herkes tanırdı.”

Elbette İzmir Fuarı. 1950’lerin İzmir’inden söz ederken kim fuardan bahsetmeden geçebilir ki? Yüce, “Orası bir görgü merkeziydi. İzmir halkı o yıllarda pek çok şeyi fuarda tanımıştır” diye sözü açıyor: “Özel ithalat fuar kotası diye bir şey vardı. Memlekette para yok, herkes her istediğini ithal edemiyor, o yüzden fuara müracaat edilir, fuar kotasından donanım getirilirdi. Gelen ürünlerin ilk tanıtımı da orada yapılırdı. Süt sağma makinesini bile biz orada görmüştük. Yüzlerce kişinin toplanıp bir ineğin nasıl sağıldığını seyrettiklerini hatırlıyorum. Dünya Kupası maçları olduğunda herkes Pirelli pavyonuna giderdi. Filmler de oynatılırdı ama bir şey göremezdik, çok kötü çekilmiş filmlerdi. Ama seyredilirdi.”

“Arayanlar, soranlar, tanıyanlar, bilenleeeer”
Eski mahalle kültürü nasıl ise, ticari hayat da saygı, aynı zamanda neşe üzerine kurulu. Yüce’nin aklında şarkıyla, şiirle satış yapan esnaf var:
“Bizim ilkokulun karşısında bir adam şarkıyla leblebi satardı. Kuyumcular çarşısındaki şambalici, ‘arayanlar, soranlar, tanıyanlar, bilenleeeer’ şeklinde bağırırdı. Durmadan ve bıkmadan bu dört kelimeyi belli bir ritim ile tekrarlardı. Sırtında bakır düğümlerle şerbet satan kişiler vardı; manilerle satarlardı şerbeti. Kemeraltı’nda nane şekeri satan çocuklar da öyle. Bunların hepsi yavaş yavaş yok oldu maalesef. Oysa hepsi kentin önemli sembolleriydi.”

Kırmızı yumurtalar
Çocukken bir mahalle ortamında büyümesi, esnaflarla kurduğu birebir ilişki Yüce’nin hayatına etki etmiş, hatta iş yaşamını şekillendirmiş. Yüce, “Ben bitpazarının orada kazasız belasız büyüdüm” derken, güvene dayalı bir hayatın hüküm sürdüğü İzmir’in eski yıllarından söz ediyor: “Çevrenizde güvenebileceğimiz insanlar vardı. Ticareti öğrendim bitpazarında. Pazarlığı öğrendim. İnsanlar eski giysilerini getirdiğinde bir saat hesap mücadelesi olurdu. Örneğin arabalar içinde kırmızıya boyanmış yumurta satarlardı. Bu, seyyar bir kumarhaneydi. Geliyorsunuz, bir yumurta seçiyorsunuz, başkası da bir yumurta seçiyor ve tokuşturuyorlar, bunu kim kaybederse parasını o veriyor, yumurtayı o alıyordu. Adam da yumurtayı satmış oluyordu. Aynı esnaf bana bir gün bir püf noktası söyledi: ‘Fuarda ligorin tavukları var, onların yumurtası çok katı olur, 25 kuruş ver, iki tane yumurta al, onları kırmızı soğan kabuklarının içinde kaynat ki kırmızı olsun, sonra çaktırmadan ceketinin cebine koy. Buraya geldiğin zaman seçiyormuş gibi yap, çaktırmadan kendi yumurtanı çıkar, her gelene tak tak vur. 7 ila 9 tane kırar. Bu yetişkin biri için mühim bir para değil ama 7-8 yaşındaki çocuk için çok önemliydi.”

Bu yüzden üniversite eğitimi için gittiği Fransa’da yapmadığı iş kalmamış Yüce’nin: “Çocuk yaşlarda öğrendiklerim sayesinde orada zerre kadar zorluk yaşamadım. Bir çeşit hayat okuluydu benim için… Bütün hayatım boyunca bunun faydasını gördüm.”

“O bağlılık da bir komün yaratmış”
Yüce, 1952-56 yılları arasında Saint Joseph’te okurken ise Alsancak’taki hayata tanık olmuş. Şimdi, “Orada elitist bir zümre vardı ve o zümrenin içine nüfuz etmek hiç de kolay değildi” diyor: “Kendilerini toplum içinde farklı konumlandırılmış hisseden insanların olduğu bir yerdi. O insanların bir kısmı Girit, bir kısmı da Selanik kökenli. Dolayısıyla belki bu yüzden birbirine bağlı. O bağlılık da bir komün yaratmış. Ve onlar birbirleriyle bir dayanışma içindeler. Yani biz onlarla beraber olsak da onlardan biri olamıyorduk. Aradan yıllar geçtikten sonra anladım bunu. Bilhassa kadın-erkek ilişkilerinde o muhitin insanları kendilerini bize layık hissetmiyordu. Örneğin sinemaya giderdik, onların çocukları locada otururdu.”
Yüce’nin eğlence hayatına dair aklına gelen mekânlar ise benzer. Şehir Gazinosu, Kübana, Disko Saffet… “Bir de” diyor Yüce: “1960’lı yıllarda İzmir’de pavyon hayatı vardı. Şan ve Numune Pavyon çok ünlüydü örneğin. Ve pavyonlar bizzat kent hayatının parçasıydı.”

İzmir Life/Mayıs 2017

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir